------------------------------------------------------------------------

    NİHAT GENÇ : KISPETSİZ KÜÇÜK YAĞLI GÜREŞÇİ

Güzel şeyler de oluyor kot pantolonlu güreşçinin ağladığını türbinden
seyreden ünlü pehlivanımız Ahmet Taşçı çocuğu yanına çağırıyor ve...

(Cumhuriyet Yazarı, düşünce adamı, çevirmen, Ahmet Cemal de bu dünyadan
ayrıldı, anıtı dikilecek muhteşem bir düşünce kültür adamıydı,
okumadığımız çevirisi yoktur, Zerdüşt çevirisi Türkçe bir şaheserdir,
nicesi öyle, adına hatırasına çeviri ödülleri konulmalı, bizleri
yetiştiren soylu öncü insanlardır, bugün gazetelere baktım, Türkiye neyi
kaybettiğinin farkında değil, felsefenin sanatın edebiyatın bu denli
kuvvetli adamları aramızdan ne kadar sessizce ayrılıyor, hüznümüzün
öfkeye dönüşmemesi mümkün değil…)

Bu yıl Kırkpınar’da küçükler kategorisinde hepimizi duygulandıran bir
müsabaka yaşandı. Spor sayfaları enine boyuna yazdı.*12-13* yaşında kot
pantolonlu yağlı güreşçi bir genç, çayırda başarılı bir seri çıkarıyor
ve ilk üç turu geçiyor, dördüncü tura gelince, yine sıkı bir müsabaka
çıkarıyor, ancak kıspet giymiş rakibi güreşçimizi kot pantolonunun
gevşek paçasından tutup yeniyor. Rakibi kot pantolonun gevşek paçasını
avantaj görüp güreşçimizi bir hamleyle ters çevirince minik güreşçimiz
yıkılıyor. Minik güreşçimiz çayıra kapanıp kot pantolon yüzünden
yenildim kıspetim olsaydı yenilmezdim, diye için için ağlamaya başlıyor.

Güzel şeyler de oluyor kot pantolonlu güreşçinin ağladığını türbinden
seyreden ünlü pehlivanımız Ahmet Taşçı çocuğu yanına çağırıyor ve
gelecek yıl için bir kıspet hediye etme sözü verip minik güreşçinin
gözyaşlarına teselli oluyor.

Böyle bir *‘haber’* insanın içine işliyor siz de ağlamaklı oluyorsunuz
ve ister istemez haber sizi de çocukluğunuza götürüyor.

Genç güreşçi mağlubiyetini *‘nesnel’* değerlendirdi, suçu eksikliği
zaafı *‘kot pantolonuna yıktı, oysa siyasi ağbileri ve ülkemizdeki hakim
zihniyete göre, ‘günahlarım çok olduğu için yenildim’* diyebilirdi, ya
da *‘bir dahaki maça daha çok dua edeceğim, büyüklerimin ellerinden öpüp
hayır duaları alıp öyle çıkacağım’* diyebilirdi.

Kramponlara karşı lastik bağcıklı ayakkabıyla çıkıp yenildiğimiz maç
sonrası gizlice ağlamalarımızı hatırlıyorum, o yılların kramponları kaya
gibi sertti ve ayak kemiklerimize bir tekme gelmesin acısı şişi aylarca
dinmezdi.

Her maça korka korka çıkardık ama çıkardık.

*2017* Türkiyesi’ndeki bu genç güreşçiyle kendi*14 yaşımı*
karşılaştırdım, nihayetinde ülkenin uzak bir köşesi*1970*’li yılların
henüz başı Trabzon’un kültürel imkanlarıyla büyüdüm ve çok hayal ettiğim
meşhur bir yazar olmayı nasıl başardım.

Bu yoğun görüntü ve iletişim teknoloji çağına rağmen bu genç güreşçi
benim o tv’siz telefonsuz yıllardaki kültürel imkanlarımı bulabiliyor
mu, diye bir soru sordum.

Ondört yaşıma kadar Trabzon bana ne verdi?

Sinemada Sinbad Alibaba serisini Drakula serisini Benhur, Godzilla,
Rüzgar Gibi Geçti, Jerry Lewis ve Yavru-Katip komedi filmleri serilerini
ve western filmlerini izlediğimi hatırlıyorum.

Canlı olarak Beşiktaş maçını izledim, canlı olarak Cem Karaca, Durul
Gence, bir çok pop grubu konseri hatırlıyorum, radyo sanatçıları o
yıllarda çok şöhretliydi, Sevim Tuna, Mualla Mukadder, Mustafa
Sağyaşar’ı ve bir çoğunu sabaha kadar süren konserlerini izledim, ki
Özay Gönlüm’ün konserinde ortalık yıkılıyordu.

Türkiye güreş şampiyonası, Türkiye boks şampiyonası, Türkiye judo
şampiyonası, Üniversiteler arası atletizm yarışması, ordu milli
takımımızın bir maçını, ki, Beşiktaşlı ünlü Yusuf’u orada izlemiştim, ve
hatta bugünkü gibi ince değil kalın sopalarla yapılan Erzurum’dan gelen
bir cirit müsabakası izlemiştim.

Mesela bugün çoğunu unuttum ama arkadaşlarla geceleri sahile indiğimizde
topluca peşpeşe onbeş-yirmi şarkı söyleyebiliyorduk. Bugün yine çoğunu
unuttum ama sınıfta ayağa kalkıp beş on şiiri ezberimizden okuyabiliyorduk.

Henüz*15 yaşımda* canlı canlı Demirel mitingi izlemiştim, İsmet İnönü’yü
bir balkondan nutuk verirken izlemiştim, Erbakan’ı, Osman Bölükbaşı
konuşmasını… Türk Solu tarihinin en büyük dönüm noktası *‘tütün
mitingini’* ve sonrası çıkan olayların tam ortasında kalışımı.

O yıllarda henüz kitap ve yazılı kültürün içinde değildik, ama sözlü
kültür muhteşemdi, annemin halalarımın keloğlanlı ve devlerle dolu
masalları hiç bitmezdi, komşularımızın uydurma ve atma türküleri,
babamın seriye takılmış nasreddin hoca fıkraları, ki, adettendi,
ağzından Nasreddin Hoca ismini kaçıran peşi sıra yedi fıkrasını anlatmak
zorundaydı.

Az da olsa bir bellek vardı yani.

Teksas Tommiks serilerini kaçırmazdık, Sek Sek, Amatör gibi çocuk
dergilerinin abonesiydim, mahallemizdeki Halk Kütüphanesi’nden Doğan
Kardeş dergilerine bakardık. Günaydın Gazetesi’nin verdiği *‘ustura’*
mizah ekini kaçırmazdık. Hürriyet Gazetesi’nin Pazar ekleri çok
eğlenceliydi, Fatoş ve Basri ve Güngörmüş karikatür bandlarına mutlaka
bakardık.

Ve akşama kadar canımız çektikçe oynadığımız sadece çocuklara ait büyük
park sahası oyun alanımızdı. Çok zengin renkli sokakları vardı,
pastacılar, kaymaklı, acıbadem, simit, ay çöreği, pideler, börekçiler,
yelkenliler, mavnalar, gemiler, peştemalli köylüler, orak, tırpan,
sepet, balıklar, çömlek, bakraç, hasır iskemleler, yazlık sinemalar,
hamallar…

Bütün bunlar tadları renkleri adları olan nesnelerdi, her birinin
belleğinizde bir hatırası vardı. Yoğurt çömleği görmemiş bir çocuk şimdi
bir hikayemin içinde *‘çömlek’* kelimesini eksik okur, çünkü hatırası
yok belleğinde karşılığı yok.


    *BU DÜZ OKUYUCULAR YAZININ İÇİNDE* *‘PERİNÇEK’* *ARAR*

Bütün bu renkli nesnelere merakım*80 sonrası* şahit olduğum bir
hadiseyle mesleğim haline dönüştü, bir doçent ağbimizin hapishane
hatıraları, yazılı kültür ve sözlü kültür konusunda beni çarpmış ve çok
düşündürmüş ve hikayeciliğimin merkezine oturmuştur.

Bir doçent ağbimiz hapse düşer ve adi bir suçluyla aynı kovuşta yılları
geçer, adi suçlu her akşam doçent ağbiye bir sürü hikaye anlatır, bunun
karşılığında doçent ağbimiz kovuştakilere anlatacak tek hikaye bulamaz.

Tahliye olup bir gün yanyana geldiklerinde eski anıları deşerler yine
durum değişmez, adi suçlu hapis günlerini ballaya ballaya ve etraflıca
anlatırken doçent ağbimiz iki cümleyi yanyana getirip bir hikayecik
anlatamaz.

Doçent ağbimiz çok şey okumuştu ama neden anlatacak hikayesi yoktur, ya
da hikaye anlatmayı neden beceremez?

Eski Hintli brahmanlar gibi Sokrates de yazıya karşıydı, söz, beyni daha
canlı kıvrak tutuyor, yazı, boş bir güven verip ezberiyle tembelleştiriyor.

Karadenizliler’in diğer yörelerde yetişen ve hatta en iyi okullarda
okuyan çocuklar karşısında bir üstünlüğü vardı, aile içinde sokakta
herkes hızlı ve çok konuşurdu, henüz iki yaşında çocuk, diğer
yörelerdeki çocuklardan en az iki*milyon *daha fazla kelime duyardı ve
bu zengin kelime arşiviyle büyüyen çocuklar seriye bağlanmış ve çok
zekice cümleler kurabiliyordu.

Dalgası denizi deresi hamsisi tereyağı patatesi fasulyesi, insanı sanki,
bu kaya kütlesi üzerine oturmuş şehir, hiç yer çekimi yokmuş gibi insanı
kudurtacak kadar hareketli yapar, için içine sığmaz, hırs basar.

O yaşlarda belleğimiz ne çok şeyi tutardı, bugün*2017 Türkiyesi*’nde bir
akşam elektrikler kesilse*Tayyip *Erdoğan’ın *‘Ey….’* inden başka
belleğimiz konuşacak bir şey bulamayacak.

Disleksi, okuma zorluğu, ilk gençlik yıllarında İngilizce öğrenmemiş her
insanımızda da İngilizceye karşı okuma anlama zorluğu aynı şeydir, o
değişik kelimelerin ses ve görsel olarak beyninde karşılığı yoktur, öyle
ki aynı ülkenin aynı dili kullanan insanları birbirlerinin metinleri
karşısında okuma zorluğuna düşer, çünkü beyinleri başka tür *‘şeylerle’*
doldurulmuştur.

Başkasının hatırasını okuduğunuzda (roman, hikaye) o hatıranın içinize
işlemesi için kendi hatıralarınızı çağrıştırması lazım, şayet belleğiniz
bir bebek gibi boş ise, boşuna okursunuz.

Yazının amacı okurun bilgeliğini besleyecek çağrışımlar bulabilmesidir.

Kelimelerin yüzeysel kullanımı okuyucuda çok eksik şekilde *‘anladım
hissi’*ne yol açar ki, günümüz okur-yazarın cehaleti buradadır.

Boş bir bellek için zeki kelimeler renkli cümleler hiçbir işe yaramaz.

Bu tür düz okuyucular için, okul öncesi çocuk eğitimi gibi, bu yazının
içinde fare var, bulun bakalım, dediğimizde, daha çok eğlenirler, ya da
çok uzak geçmişe dair bir hikaye yazsanız dahi bu düz okuyucular yazının
içinde *‘Perinçek’* arar.

İnsan beyni çocukluğundan itibaren zengin bir masal hikaye resim söz
arşiviyle beslenmemişse, ne yazarsanız yazın o beyne ulaşamazsınız.

Mesela Türkiye’de Ali dediğimizde okuyucunun zihnine önce Hazreti Ali
gelir, Amerikalı okuyucunun aklına önce Muhammed Ali gelir, sonra
tanıdığı bir Ali gelir, sonra Cin Ali gelir.

Uygarlığımız söz ve kelimelerin evrimiyle beynimizde örgütlenmiştir,
dünyaya dair nesneler eşyalar renkler adlar beyninizde sizler büyüdükçe
örgütlenir ve dünyada olup biten herşeyi bu zengin eşya ve söz
birikimiyle değerlendirirsiniz.

Beyninizdeki adlar kavramlar olaylar birbiriyle ilişkiye girer, bir
kelimeyi okuduğunuzda saniyenin*yüzde *biri bir sürede beyniniz
belleğinizde o kelimeyi kıyaslayacak benzetecek depolanmış bir bilgi arar.

Sözcükler ihtiyaçlara göre şekillenir, at üstünde konuşanlar, dağdan
dağa konuşanlar, zaman ve mekanın ve yaşının ihtiyaçlarına göre sonradan
kodlanıp kelimeye dönüşecek sesler geliştirir, ki alfabenin kökenidir.

Sümer çivi yazısı Mısır hiyeroglifi yazısı öncesi dahi insanların bir
yazı dili vardı, işte tören alanlarına dizdiğimiz taşların şekilleri
işte kilimlerimizdeki desenler işte dilek ağacına astığımız çaputların
renkleri düğümleri.


    O*PROFESÖR VE BU FETÖCÜLER* *‘MİSAL ALEMİNDEN’**GELDİ*

Her çocuk bir hasır bir kilim bir halı üzerinde büyür, o kilimin yolları
renkleri stilize figürleri, her çocuk annesinin kucağında büyür,
eşarbının oyasının kanaviçenin desenleri, henüz kodlanmamış arkaik
kelimelerdir.

Bu resimlerin şekillerin renklerin her biri *‘dil öncesi’* sembollerdir
ve sonradan dünyayı tanıyacak anlamlandıracak belleğinizdeki inşaatın
zeminini oluşturur.

Şayet bu zemin kat yeterince resim renk söz semboller adlar hikayeler
ile dolu değilse bu inşaatın yedinci katına gelip profesör dahi olsanız
okuduğunuzu anlayamazsınız.

Ancak…

Bir resimde çocuğa fareyi ve kediyi adını koyup anlatabilirsiniz, bu
küçük fare, dersiniz, bu ördek…

Ama *‘çünkü’* kelimesinin adını koyarak öğretemezsiniz, çünkü, çünkü
kelimesi bir eşyanın adı değildir, şöyle olur, *‘fare çok ağlamış çünkü
karnı acıkmış…’*. Çocuk çünkü’yü dolayımıyla kullanıp öğrenir…

Adı konmamış resmi görseli olmayan şeyleri öğretmek yani kavramların
aletlerini öğretmek daha zordur.

Bu zengin materyal eşiği henüz çocukluk çağında masallar hikayeler aile
ve sokak resim ve olaylarıyla görsel olarak yaşanmadan ileride karşınıza
çıkacak metinleri okuyup anlamanız mümkün değildir.

Çömlek kelimesi yerine neden cihadı öğretmeye çalışıyoruz?

Bunları neden anlatıyorum, geçtiğimiz hafta gözlerimle şahid oldum,
Fetöcü bir profesör, bunca gerçeğe ve trajik olaya rağmen, iman etmiş
gibi Fetö’nün dünyanın ve İslam’ın kurtarıcısı olduğuna ve dünyanın
gelmiş geçmiş en hayırsever evliyası olduğuna inanıyor, ve bu adam bir
ekonomi profesörü.

Bu adamın hayatına bakalım, Fetö’nün başarısı *‘boş belleklerdir’*, eğer
çocukluğunuzda sokaklarınız ve anne babanızla alakalı hatıralar varsa da
onu dahi boşaltmanız istenir, yurtlarında*TV* seyrettirilmez, Fetö’den
başka kitap okunması, sinema tiyatro sanat gibi boş işler yasaktır.

Dünyayı varlıkları eşyaları zihninizde canlandırabilmeniz için o eşya ve
seslerin ve adların belleğinizde özel anıları olmalı, değil, bir tarikat
yurdu, bu sesleri ve eşyaları zihninizden silerek işe başlar,
peygamberimizin sözleri*bin *yıldır belleğe doldurulur ama o döneme ait
bir su bardağının şeklini kimse bilmez merak da etmez.

Benim gençliğimde mesela, anlatacak hikayesi olamayan-konuşamayan-oyun
bilmeyen beyni boş çocuklara *‘ne kadar efendi’* denirdi?

Bellekleri bomboş bu çocukların zihinlerinde hayatı canlandıracak izler
ipuçları bulmaları mümkün değil. Kelimelere kişisel duygu gömlekleri
giydirecek bellek malzemeleri yoktur.

Mesela bu deneyi siz de yapabilirsiniz, arkadaşlarınızla bir masa
etrafında konuşurken ağzınızdan *‘zehirli böcek’* kelimesi çıktığında,
diğer arkadaşlarınızın her biri böcek çağrışımıyla kendilerinin de
yaşadığı anlatacak bir böcek hikayesi mutlaka bulur, ancak diyelim bu
cemaat eğitiminden geçmiş çocuklarla dolu bir ortamda *‘böcek’* kelimesi
geçtiğinde suskun kalırlar.

Bir kitap okuduğunuzda kelimeler ışık hızıyla sizi dünya seyahatine
çıkartır, ama bu arkadaşlar, oldukları yerde donakalırlar, sıkılır
kitabı bırakırlar.

İlkel insan vahşi hayvanların ayak izlerinden korkuyordu bu yüzden ayak
izlerini taklit edip (kelimenin kökeni) resme çevirdi, korkularını
kabile üyelerine başkalarına da bu sembollerle aktarmak istedi… Vahşi
hayvanın ayak izi gerçek varoluşsal bir korkudur…

Ama mesela bu Fetöcü çocukların korkuları başka, zihinleri, gerçek
nesnelerle değil *‘misal aleminin’* görüntü ve kelimeleriyle doludur, bu
yüzden*PKK* ya da Amerika’dan değil Fetö’nün bedduasından korkarlar.

Zihinleri kainat, evliya, sahabe, cihad, dua, namaz, cennet, cehennem,
vs. gibi başka alemlerin adları sembolleriyle tıka basa istiflenmiştir.

Misal aleminin bu kavramlarından hiçbiri bir *‘çömlek’* değildir, çünkü
çömlek kırılabilir, yeniden üretilebilir, başka çömleklerle
kıyaslanabilir, bir işlevi vardır, bir şekli vardır, ağırlığı vardır,
bir kapasitesi vardır, evrende kapladığı bir yer ve kapasitesi vardır ve
kültürünüzle ve sizinle özel anıları vardır, susuz kalırım suya ulaşamam
korkusu ilkel insana çömleği öğretmiştir, uygarlığın bu en arkaik
eşyaları en köklü korkularla baş edilmek içindir.

Diyelim yeni bir kelime bakraç’ı ya da kaseyi bardağı öğrendiğinizde,
çömleğe benzeyen herşey belleğinizde çömlekle diğer çömlek benzeri
eşyalarla ilişkiye girer, mukayese yapar, zihninizde gerçek bir fotoğraf
canlanır, kelimeler zihninizde işte böyle karşılıkları bulur, okuma
anlama böyle kolaylaşır ve içselleşir.

Çömlek kırılabilir ve zihninizde kırılmanın ne olduğunu bilirsiniz,
ancak, misal aleminin kavramları cennet cehennem sahabe evliya kırılmaz,
dökülmez…

Ve mesela *‘cennet’* böyle değildir, cennet dokunulmazdır, mukayese
edilmez, yeri tartışılmaz…

Misal aleminin ve gerçek alemin bu kavramlarını evimizin mutfağı ve
annemizin misafir odasıyla daha güzel anlatırız.

Mutfakta gerçek nesneler vardır, bıçaklar çatallar öğütücüler vardır,
her bir nesneyi diğeriyle karıştırabilir yeni ürünler tadlar pekala elde
edebilirsiniz.

Ancak annenizin misafir odası, dokunulmaz, girilmez-çıkılmaz, törensel
bir mekandır, ne işe yarar soramazsın, niçin boş duruyor sorgulayamazsın…

Misal aleminin kavramları peygamber, kainat, yaratılış, sahabe, bunlar,
belleğinize yapışmış kalmıştır, bu kavramlarla üretim yapılmaz, düşünce
üretilmez, bir fikir ileri sürülmez.

Ama annenin misafir odası mutfak gibi hiçbir şey üretemez ama bir
*‘otorite’* kurar, karışamazsın, üstelik otoriteyi olmayan şeylerle sizi
korkutarak yapar.

Misal alemi zaten üretmek değil otorite kurmak içindir.

Misafir odasında hiçbir şeye el değdirilmez, eksilmez, çoğalmaz, başka
şeylere benzetilmez.

Ama hayat, yaratılan bu dünya, eşyaları adları şekilleri renkleri
tatlarıyla mutfaktadır.

Mutfak aletleriyle dolu zengin bir belleğiniz varsa mutfakta yiyecek
hiçbir şey olmasa da arayıp bulursunuz icad eder bir şekilde
üretebilirsiniz ve açlık çok köklü bir duygudur.

Karikatürler yazılar sinemalar arkadaşlar aileniz çevreniz size
çocukluğunuzdan beri sırf okuduklarınızı anlamanız ve yaşadığınız
dünyanın ne olduğunu kavramanız için çok ama çok zengin bir malzeme
sunar, insanlar aç kalırım yalnız kalırım korkularıyla nesnelerle
ilişkilerini arayışlarını çoğaltır.

Şayet ilk gençlik yıllarından beri bu çocukları hayattan eşyalardan
adlardan sokaktan izole eder kapatıp o boş beyinlere de misal aleminin
cinleri şeytanlarını doldurursanız, o çocuk, artık bir ömür boyu,
okuduğunu anlayamayacak yaşadığı dünyayı göremeyecektir.

Ve bu Fetöcüler nerden geldi bu kadar casus bu kadar ihanet nasıl oluyor
diye aklınız almaz şaşırıp kalırsınız.

O profesör ve bu Fetöcüler *‘misal aleminden’* geldi.

Gayb dünyasından.

‘*Olmayan’* ama *‘varsayılan’* bir dünyadan.

Acı ve işkencelerle dolu hapse düştüklerinde dahi ziyaretlerine
çocukluklarında bıraktıkları kasabadan bir çocukluk arkadaşları değil,
ziyaretlerine gece vakti *‘misal aleminin kahramanları’* Hazreti
Yusuf’lar gelir.

Disleksi, bir beyin bozukluğudur.

Beynin anlama görme kavrama belleğiyle ilgilidir, kelimeleri oluşturan
gerçek nesneler beyninizde çocukluğunuzdan beri oluşmamışsa, dünyayı ve
nesneleri okuyup anlamanız zorlaşır.

Boşuna lafı uzatmayın, sesli ve görsel anı depoları yoktur, bu yazıda ne
söylediğimi, çömlek’in ne olduğunu neyi ifade ettiğini, çömlek’i
üreterek yola çıkan uygarlığımızın bu en eski hikayesi söz ve yazıyla
bir şey anlatabilmeniz mümkün değildir.

Bir ülkenin en sert güvenlik korkularını ve tedbirlerini bu dini gevşek
kavramlarla boşalttınız, ve paçanızdan yakalandınız.

Ve şüphesiz, genç güreşçinin Kırkpınar’da kıspet giymiş rakibine
yenilmesine sebep *‘kot pantolonudur’*.

Faiz lobisi ya da kontrollü darbe değildir, istediğiniz kadar söyleyin
anlamaları mümkün değildir, ama, peygamberimiz bu gece Silivri’de sizi
ziyaret edecek deyin, hepsi inanır…

Nihat Genç

Odatv.com

 
------------------------------------------------------------------------
a45UyF587661-170802181401 Oraj Poyraz [email protected]
2017/08/03  08:56 6  64  [email protected]

 

Ben ne kadar obur cicekleri denesem.
Seninki gul oluyor aralarinda..

Cemal SUREYYA

Sizden once gecen Ins-u Cin topluluklariyla birlikte atese girin, dedi.
Her ne zaman bir topluluk girdiyse bir oncekine lanet etti.
Hepsi oraya vardiginda sonrakiler oncekiler icin:
Rabbimiz, bizi bunlar saptirdi.
Bunlara atesten bir kat daha fazla azap ver, dediler.
Hepsi icin iki kat vardir. Ancak bilmezsiniz, dedi.

A raf / 38

Iyi ki Turk Dogmusum

14 Subat 2014

Gectigimiz gunlerde bir milletvekili Ataturk olmasaydi gene olurduk ama
isimlerimiz Dimitri olurdu, Yorgo olurdu. dedi.

Konu tartisilirken bir arkadasim gozyaslari icerisinde benim fakirhaneyi
ziyaret etti. Aklina takilan bir sey varmis ve onu cok uzuyormus. Soyle
sevgili arkadasim, nedir senin sorunun? dedim. Arkadaslarimin
sorunlariyla ilgilenmeye bayilirim.

Benim ismim, biliyorsun, Dimitri. dedi. Ataturk olmasaydi herkesin ismi
Dimitri, Yorgo olacakti ama Ataturk vardi ve buna ragmen benim ismim
neden Dimitri? Ben neden faydalanamadim? dedi ve gozyaslarina boguldu.

Ona bir cay getirdim ve teskin etmeye ugrastim. Bak dedim, herkes Turk
olamaz, bu bize dogustan verilmis bir hediye, sen Turk degilsin ve buna
uzulmeni anlayabiliyorum, senin yerinde olsam ben de uzulurdum, insan
icine cikmazdim, talihime saydirirdim, belki hayatima son vermek
isterdim. Ama Turk degilsin diye hepten koyverme. Hayata 1-0 yenik
baslamissin, daha cok calis, ne bileyim cok iyi bir curling oyuncusu ol,
hayatina bir anlam kat. Benim herhangi bir basariya ihtiyacim yok, Turk
dogmusum zaten, anlatabiliyor muyum ama senin cilginlar gibi calisman
lazim.

Birbirine yapismis islak kirpiklerinin altindan utanc dolu bir bakis
atti. Devam ettim. Inan ki seni anliyorum. Denize dokulmussunuz mesela,
bu bir travmadir. Denize dokulmek ne abi ya? Ahahaha. Ozur dilerim,
sinirlerim bozuldu. Ama Tanri askina, denize dokulmek ne abi? Nasil
basardiniz bunu? Ahahaha. Ay devam edemeyecegim.

Gulme krizini atlatmak icin elimi yuzumu yikayip dondugumde Dimitri yi
salondaki Turk bayragini koklayip yuzune surerken buldum. Beni gorunce
aniden bayragi elinden birakti. Fena yakalanmisti. Yanina gidip omzundan
tuttum.

Gizli gizli Turk bayragini opmen kesinlikle ayiplanacak bir sey degil.
dedim. Muhtemelen kendi kendine Onuncu Yil Marsi ni da
mirildaniyorsundur. Inan ki imkan olsa ben de senin Turk olmani
isterdim. Ama bu mumkun degil, anliyor musun? Mendel kanunlari diye bir
sey var. Kanuna karsi gelinmez.

Caylari tazeledim. Icim bir tuhaf olmustu. Dimitri yi hala teselli
edememistim. Bak dedim, cayimdan bir yudum alarak, O olmasaydi benim de
ismim bugun Dimitri olacakti. Sen Dimitri, ben Dimitri, herkes Dimitri,
muthis bir kaos, dusunsene. Allah korumus. Ayrica ben annemden yine
dogardim ama babam kimdi bilemezdim. Kastan gozden az cok tahmin ederdim
ama kesin sudur diyemezdim. Cunku Soyadi Kanunu diye bir sey olmazdi.
Elli tane Mehmet var, hangisi babam nereden bilecegim?

Bir nebze sakinlesmisti. Kalkti ve gitmeye koyuldu. Turk bayragini
katlayip Dimitri nin cebine $ikistirdim. Itiraz edecek oldu ama
usteledim. Genc adamsin, yaninda dursun. dedim. Ellerime sarildi,
opturmedim. Hickira hickira gitti. Dimitri, ismini kesinlikle yazmamami
rica etmisti. Ama ismini yazmadan cok anlamsiz olacagi icin yazdim. Ismi
Dimitri. Uskudar da oturuyor, gozluklu, saclari onden hafif dokulmus,
gorseniz hemen tanirsiniz.

Tarihimizi biliyor muyuz?

Vezir Tonyukuk olmasaydi bugun ismimiz Luo-Jin, Yang-Hai, Feng-Sushi idi.

Alaaddin Keykubat olmasaydi bugun ismimiz Refik Jebbour, Aatif
Chachehou, Salma Hayek idi.

Barbaros Hayrettin Pasa olmasaydi yuzmeye Yunan adalarina gitmek zorunda
kalirdik.

Cengiz Han olmasaydi ne iyi olurdu.

Baltaci Hasan Pasa olmasaydi Kopruluzade Damat Numan Pasa vardi, o da
duzgun bir insandi.

Aslan Yurekli Richard olmasaydi bugun ismimiz Tony, Scott, Michael idi.
Adam Hacli seferlerini eline yuzune bulastirdi.

http://beyinsizadam.net/
[email protected]


Grup eposta komutlari ve adresleri      :       
Gruba mesaj gondermek icin      :       [email protected]
Gruba uye olmak icin    :       [email protected]
Gruptan ayrilmak icin   :       [email protected]
Grup kurucusuna yazmak icin     :       [email protected]
Grup Sayfamiz   :       http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz     :
http://orajpoyraz.blogspot.com/


BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo





 

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email 
to [email protected].
To post to this group, send email to [email protected].
Visit this group at https://groups.google.com/group/gugukluhayat.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.

Cevap