------------------------------------------------------------------------
bayrak
Sadık Usta yazdı: Yüzyıllardır söylenen o yalan beyinlere nasıl
enjekte edildi.
Gerçek Böyle mi? <#mozTocId754579>
İNSANLIK TARİHİNİN % 98’İNDE ŞİDDET YOK <#mozTocId707825>
DAYANIŞMA MI SAVAŞ MI? <#mozTocId969054>
İnsanlık tarihinin ana kısmında savaş ve şiddet istisnai bir durumdu,
toplulukların katıldıkları kapsamlı savaşlarsa hemen hemen hiç görülmezdi.
*26.06.2016 04:57*
Savaş tarihini konu edinmiş bir serginin öğrettikleri... Yüzyıllardır
tekrar edilerek baskın siyasal öğretilerin olmazsa olmaz ilkesi haline
getirilen ve bugün her okulda genç beyinlere enjekte edilen
/*"insanoğlunun hep bencil, savaşçı, bireyci, çıkarcı ve şiddet eğilimi
gösterdiği"*/ öğretisi, bilimsel bulgularla çürütülmektedir.
Geçen ayın sonuna kadar Almanya’da (Halle) insanlık tarihinin en
tartışmalı konularından biri olan savaşın tarihçesi üzerine muhteşem bir
sergi vardı. Arkeolojik bulgular ve bilimsel verilerden hareketle
hazırlanmış olan sergi, ilginç olduğu kadar da öğreticiydi.
Serginin adı, /*"Ekilebilen araziyle birlikte savaş da geldi"*/; ancak
bunu /*"özel mülkiyetle birlikte savaş da geldi"*/ diye çevirmek gerekir.
Öteden beri savaş tarihinin, insanlık tarihi kadar eski olduğu ileri
sürülür. Hatta günümüzde birçok Batılı araştırmacı ve sözüm ona sosyal
bilimci de bu anlayışı esas alarak, ekonomik, siyasi ve toplumsal
davranış modelleri oluşturmaktadır (Kapitalist merkezlerdeki birçok
üniversitenin iktisat bölümlerinin yanı sıra sosyal bilimleri de bu
ilkeye dayanan çarpık ve sözde insanoğlunun doğal durumundan hareketle
geliştirilmiş bireyci modelleri genç beyinlere şırınga edip
durmaktadırlar). Onlara bakılırsa insanoğlu, varoluşuyla, yani doğası
itibariyle bencil, çıkarcı, benmerkezci ve saldırgandır.
Bu teze karşı çıkanlarsa, hayalcilikle, ütopik olmakla, safdillikle ve
aşırı iyimserlikle suçlanır...
Gerçek Böyle mi?
*MÖ* *3*. yüzyılda yaşamış Plautus’un /*"Sıpalar"*/ adlı komedyasında
ünlü bir deyim vardır: /*"Lupusest homo homini"*/, Türkçesi, /*"İnsan
insan için bir kurttur"*/.
Sonradan büyük filozof Thomas Hobbes biraz farklı olmakla birlikte bu
deyimi (homo hominilupus),*16*. yüzyılın devlet ve toplumsal yapısını
temellendirmek için kullanmıştı. Ondan bu yana da söz konusu deyim
ağızlara pelesenk oldu.
Hobbes, Felsefenin Temel Öğretileri adlı eserinin /*"Yurttaşlar
Üzerine"*/ olan bölümünde şunları yazıyordu:
/*"Gerçekten de şu cümlelerin her ikisi de birer hakikattir: ‘İnsan,
insan için bir tanrıdır’; ve ‘insan, insan için bir kurttur’. Birincisi
insanları birbiriyle kıyaslarken, ikincisini ise devletleri birbiriyle
kıyaslarken doğrudur. Birincisinde insan, adalete, sevgiye, barışa ve
tanrıya yaklaşmaktadır; ikincisinde ise iyiler bile kötüye dönüşmekte,
kendisini korumak için savaş yöntemlerine başvurmakta, şiddete, hileye,
yağmaya ve vahşi hayvanlara yaklaşmaktadır."*/
Ne yazık ki Hobbes’un söz konusu paragrafı sürekli çarpıtılmıştır. Sanki
o, /*"insana güvenilmemesi gerektiğini"*/ telkin etmiş gibi yüzyıllardır
kapitalist sömürünün, yağmanın, ahlaki bozulmanın, bencilliğin ve çıkar
savaşlarının bir zorunluluk olduğunun gerekçesi yapılmıştır.
Ama işin bir yönü de şudur ki İngiliz filozof Hobbes, söz konusu
cümleden (ilkeden) hareketle*16*. yüzyıl devletlerinin despotik
devletler olması gerektiğini insanlık tarihi açısından zorunlu görmüştü.
Hobbes’un hem insan düşüncesinin kökeni hem de devletlerin gelişmesine
dair öğretisi o gün açısından ilericiydi ve insanlık tarihi açısından da
gelişmeyi ifade ediyordu.
Ama konumuz bu değil...
Konumuz, insanlık tarihinin hakikaten savaşlarla mı ilerlediği ya da
belirlendiğidir?
Gerçek şudur ki;
*-Birincisi insanlık tarihi, uygarlık tarihiyle özdeşleştirilemez. On
binlerce seneyi kapsayan insanlık tarihinin sadece kısa bir süreci,
belki de % 3-5’lik bir bölümü savaşlara tanıklık etmektedir. Dolayısıyla
şiddetle birlikte gelen savaşçılık, vicdansızlık, merhametsizlik,
yağmacılık, bireycilik ve çıkarcılık son 5-6 bin yıllık tarihimizin bir
özelliğidir. Ki bu, ana özellik de değildir.*
*-İkincisi ise; eğer insan, bir şekilde insan olabilmişse bunun nedeni
onun benmerkezci, bireyci, çıkarcı ve savaşçı olmasından değil, fakat
toplumcu, dayanışmacı, ortaklaşacı ve barışçıl olmasındandır.*
*İNSANLIK**TARİHİNİN* %*98*’İNDE*ŞİDDET YOK*
Nitekim arkeolog Harald Meller de bu sergiden hareketle katıldığı bir
televizyon programında yüzyılların önyargısına esaslı bir darbe
indirerek bilimsel bulguların, insanlık tarihinin %*98*’inin şiddet
içermeyen barışçıl olduğunu kanıtladığını belirtmektedir.
İnsanlık tarihinin ana kısmında savaş ve şiddet istisnai bir durumdu,
toplulukların katıldıkları kapsamlı savaşlarsa hemen hemen hiç
görülmezdi. Hem insanlık tarihinde hem de Türk halkının tarihinde
dayanışmaya, diğerkamlığa ilişkin o kadar çok bulgu var ki... Ama bu da
bir başka yazının konudur...
Dolayısıyla savaş ve şiddet olgusu, özel mülkiyetin, ailenin ve devletin
ortaya çıktığı tunç çağının bir eseridir. Demirin bulunması, savaş ve
şiddeti muazzam derecede artırmıştır.
Hobbes’tan çarpıtılarak tekrar edilip duran /*"insan insanın kurdudur"*/
görüşünün tam karşısında ise*18*. yüzyılın ünlü Aydınlanmacı filozofu J.
J. Rousseau’nun çarpıtılarak ilke haline getirilen /*"insan
uygarlaşmadan önce hep barışçıydı"*/ görüşü yer alır. Her iki görüş de
çarpıtılarak insanlık tarihine ilişkin hurafeler yaratılmıştır.
*DAYANIŞMA MI SAVAŞ MI*?
17. yüzyılda ortaya atılan /*"insan insanın kurdudur"*/ öğretisinin
gereği olarak insanoğlu varoluşundan itibaren bencil olarak tanımlanmış
ve buradan hareketle de karamsar bir toplum modeli inşa edilmiştir.
Sonradan bu teori, 19. yüzyılın ortalarından itibaren yerini, Darwin’in
evrim teorisini çarpıtmak suretiyle /*"sadece güçlü olanın ayakta
kalabileceği"*/ anlayışına bırakmıştır. Nitekim Nietzsche ise, deyim
yerindeyse bütün bunların üzerine tüy diken /*"efendi insan"*/
modeliyle, saldırgan ve sömürgeci Avrupa kapitalizminin paradigmasını
oluşturmuştur.
Bu çizgi sonradan Nazilerin /*"üstün ırk"*/ teorisiyle insanlığı
felakete sürüklemiştir.
Karamsar bir bakış açısının ürünü olan bu teorilerin karşısındaysa,
tarihsel gerçekliği ifade eden, canlıların ortaya çıkış sürecinden
itibaren, gelişmenin karşılıklı yardımlaşmayla, dayanışmayla sağlandığı;
dayanışma ve yardımlaşmaya dayanan türlerin ayakta kalabildiği, tek
başına (bireyci) hareket edenlerinse doğal olarak yok olduğu; ve insan
topluluklarının, emek, dayanışma ve zekayla kalıcı toplumlar inşa
ettiğine ve yerleşim yerleri kurduğuna dair muhteşem araştırmalar yer
almaktadır.
Bu araştırmalara ilişkin ayrıntılara girmek yazının çerçevesini dağıtır,
ancak bütün bu bulguları ve bilimsel verileri, Karşılıklı Dayanışma adlı
eserinde toplayarak günümüz insanına büyük bir hizmette bulunmuş olan
büyük bir Rus bilim adamından kısaca bahsetmek yerinde olur.
Her ne kadar Pyotr Kropotkin, tarihsel açıdan devletin rolünü ve
toplumsal kurumların olumlu ve geliştirici işlevini göremese de söz
konusu eserle insanlığa ve bilime büyük bir hizmette bulunmuştur.
Kropotkin bu eserinde, dayanışmanın, elbirliğinin, diğerkamlığın ve
karşılıklı yardımlaşmanın nasıl hayvanlar aleminin ve insanlık tarihinin
esas belirleyici özelliği olduğunu gözler önüne sermektedir.
Haliyle yüzyıllardır sürekli tekrar edilerek baskın siyasal öğretilerin
olmazsa olmaz ilkesi haline getirilen ve bugün her okulda genç beyinlere
enjekte edilen /*"insanoğlunun hep bencil, savaşçı, bireyci, çıkarcı ve
şiddet eğilimi gösterdiği"*/ öğretisi, Halle’deki sergideki bulgularla
da çürütülmektedir.
Yozlaşmanın, sınıfların, iktidar erkinin, sömürünün, ailenin ve bireyci
sahiplenmenin nasıl ortaya çıkarak insanoğlu üzerinde uygarlaştırıcı ama
aynı zamanda mahvedici etkide bulunduğu sorunu ise bir başka yazının ana
konusudur...
Sadık Usta
Odatv.com
------------------------------------------------------------------------
a45UyF587661-160626142600 Oraj Poyraz At Neomailbox.net
[email protected]
2016/06/26 16:40 3 49 [email protected]
Ask kopru kurmaktir. Insanlar kopru kuracaklari yerde, duvar ordukleri
icin yalniz kalirlar.
. . . . . .
Saglam bir tahmin olmadan, hicbir buyuk bulus yapilmamistir.
. . . . . .
Dunyaya nasil gorundugumu bilmiyorum ; ama ben kendimi, henuz
kesfedilmemis gerceklerle dolu bir okyanusun kiyisinda oynayan, duzgun
bir cakil tasi ya da guzel bir deniz kabugu buldugu...nda sevinen bir
cocuk gibi goruyorum.
. . . . . .
Biz dusuncelerimiz degiliz, biz dusuncelerimizin dusuncesiyiz.
. . . . . .
Eger diger insanlardan benim icin bir seyler yapmalarini bekleseydim
hicbir sey yapamazdim.
. . . . . .
Ben, benden oncekilerin omuzlarina tirmandigim icin onlardan biraz daha
ilerisini gorebildim.
. . . . . .
Yildizlarin hareketlerini hesaplayabilirim ancak insanlarin
deliliklerini degil.
. . . . . .
Eger daha ileriyi gorduysem, devlerin omuzlarinda durdugum icin olmustur.
. . . . . .
Insanlar sayilar gibidir, o insanin degeri ise o sayinin icinde
bulundugu sayi ile olculur..
Isaac Newton | Dusunceler
Tanim: Resulullah (sav) ve Hz.Ebu Bekr (ra) zamaninda bir avuc hurma ve
un mukabilinde birkac gun boyu devam eden mut a nikahi yapardik.
Bu hal, Hz.Omer (ra) in Amr Ibnu Hureys hadisesi vesilesiyle mut ayi
yasaklamasina kadar devam etti.
Muslim, Nikah 16, (1405)
Hadis No : 5635
DOGA YASALARI UZERINE DUSUNCELER -4-
Evren hakkinda anlasilmasi en zor sey, anlasilabilir olmasidir. (Albert
Einstein)
Yukardaki ironik cumleyi kurarken sanirim Einstein hakliydi. Doga bir
yandan sasirtici bir sadelikle kendini sergilerken, diger yandan elimizi
attigimiz her noktada yine ayni derecede sasirtici bir matematik
barindirmakta. Sularin icinde olusan burgaclardan, bir gezegenin yildiz
etrafinda yorungeye oturmasina, bir tasin yamactan yuvarlanmasina, iki
atomun birbirleri ile elektron alisverisinde bulunmalarina kadar her
yerde dunyanin en ustun beyinlerini zorlayan yasalar hakim. Uzun yillar
boyunca insanlar, ortaya bir mantik butunlugune bagli yasalar zinciri
koyamadan, seylerin hareketini ancak kopuk kopuk anlayabildiler.
Galileo, Iki buyuk dunya sistemi uzerine dusunceler calismasinda evrenin
merkezi nerde? diye sormus ve Simplicio ile Salviati yi konusturarak
Aristotales in evren anlayisina ciddi elestiriler getirmisti. Evrenin
merkezinin Dunya olup olmadigi sorusu cok ciddi bir soruydu ve kisa sure
icinde Galileo nun basini belaya sokacakti. Kendisinden once pek cok
dusunur bazi dinsel ve gizemli sebeplerle, evrenin merkezine Dunya yi
yerlestirmislerdi. Ayrica Pisagor gelenegine bagli kalan Yunan doga
bilimcileri ve ardillari gezegenlerin yorungelerinin tam bir daire
biciminde oldugunu savunuyorlardi. Cunku onlarin inancina gore, daire
evrendeki en mukemmel geometrik sekildi. Fakat Galileo nun basit bir
teleskop ile yaptigi gozlemler bu fikirlerle uyusmuyordu. Galileo
Jupiter in 4 tane uydusu oldugunu farketti: Europa, Ganymede, Io ve
Callisto. (Bu uydulara Galileo uydulari da denir. Gunumuzde ise Jupiter
in 63 uydusu oldugu bilinmektedir.) Bu dort uydu, Jupiter in cevresinde
donuyorlardi ve bu durum Galileo nun kafasini karistirmisti. Demek ki,
evrendeki gok cisimlerinin illa Dunya cevresinde donmesi gerektigi gibi
bir sart olamazdi. Bu durumda, Dunya nin evrenin merkezinde oldugunu ne
hakla savunabilirdik? Eserinin bir yerinde sunlari yazdi:
Jupiter in iki uydusunun New Horizons gozlem araci tarafindan cekilen
resimleri. Alttaki Io, ustteki Ganymede. Digerleri gorus acisi icinde
degiller.
Sunu da eklemeliyim ki, ne Aristotales ne de bir baskasi evrenin
merkezinin de facto (gercekten) Dunya oldugunu kanitlayamaz. Eger evrene
bir merkez araniyorsa, oraya Gunes in oturtulmasi daha yerinde olur,
sirasi geldiginde bunu herkes anlayacak.
Artik Gunes imizin evrenin merkezinde olmadigini, galaksimiz Samanyolu
nun dis halkalarindan birinde mutevazi bir sistem oldugunu biliyoruz.
Ama elbette Galileo nun bunu bilmesine imkan yoktu. Elindeki imkanlar
gayet sinirliydi; buna ragmen dusunceleri kendi cagi icin devrimci ve
cok aykiriydi.
Buyuk usta Newton a kadar; gezegenler, isigin hareketi, kutlelerin
birbirlerini nasil cektikleri gibi konular, tabiri caiz ise bulanik suda
balik avlamak gibi bir karmasa icinde yurudu. Isin icine bolca dinsel
inanclar karisiyor ve her doga tartismasinin ardindan teolojik kavgalar
patlak veriyordu. Din ile bilimin alanlari netlikle ayrilmamisti ve pek
cok insan bilimsel kuramlarin dinsel inanclari tehdit etmeye
baslamasindan rahatsizlik duyuyordu. Daha sonra gelistirilecek olan
belirsizlik gibi yeni kuramlar ve ozellikle Charles Darwin in evrim
teorisi din ve bilim kavgasini doruga tirmandiracakti. Kavga gunumuzde
de surmektedir.
Sir Isaac Newton, tam anlami ile fizikte bir donum noktasi oldu.
Kendince saplantilari olan, kavgaci, gecinmesi zor bir insandi ve
genelde cok yalnizdi. Gencliginde sevmis oldugu bir kadina kavusamamis
ve omru boyunca bekar yasamisti. Newton u anlatmak icin bir insanin
kendi omrunu harcamasi gerekir. Okul yillarinda hala Aristotalesci
gorusler hakimken Newton cebir, geometri, trigonometri dersleri almis,
Latince ve Antik Yunanca ogrenmisti. Galileo ve Kepler in calismalarini
da okumustu. Neticede, yillar suren bir egitimin ardindan bir ciftlik
evine kapandi ve burda kutle cekimi uzerinde dusunmeye basladi. Kafasina
bir elma dusunce yercekimi kanununu buldugu seklindeki inanis sadece hos
ve gercek disi bir oykuden ibarettir. Gercekte ise, en verimli
calismalarini bir kova suyun hareketlerini inceleyerek, merkezkac
kuvvetin vakum icindeki etkisini dusunerek yapmistir. Bunun disinda bir
prizma ile isigin tayflarini incelemis ve bazi eklemeler yaptigi bir
teleskop ile evrensel cekim yasalarini gelistirmistir. Calismalari
saymakla bitmez, iyisi mi kendiniz bir yerlerden bulup okuyun derim. En
buyuk eseri Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (Doga
felsefesinin matematik ilkeleri) kitabinda hareket ve kutle cekim
kanunlarini 3 yasa ile matematiksel ve geometrik olarak anlatilmistir.
Birinci yasa: Tum cisimler bir kuvvet etkisi tarafindan durumunu
degistirmeye zorlanmadikca duzgun dogrusal hareketini veya duraganligini
korur. (Eylemsizlik yasasi)
Ikinci yasa: Bir cismin momentumundaki degisim, cisim uzerine uygulanan
itme ile orantilidir ve itmenin uygulandigi duz dogru boyunca meydana
gelir. Bir cisim uzerindeki net kuvvet cismin kutlesi ile ivmesinin
carpimina esittir. (F=m.a) (Momentum bir cismin kutlesi ve hizinin
carpimidir.)
Ucuncu yasa: Her kuvvete karsilik, her zaman esit ve ters bir tepki
kuvveti vardir: veya iki cismin birbirine uyguladigi kuvvetler her zaman
esit ve zit yonelimlidirler.
Newton sadece bazi cikarimlarda bulunmuyor, bir bilim metodolojisi de
gelistiriyordu. Kitabinin girisinde bilimin amacini ve yontemlerini
kisaca soyle ozetlemisti: Olgulardan doganin kuvvetlerini kesfetmek,
sonra da bu kuvvetler yardimiyla diger olaylari aciklamak. Once olgular
gozlemlenmeli, bu gozlemler sonucu doganin yasalari kesfedilmeli ve
olusturulan kuram olaylari aciklayabilmelidir.
Gelistirilen kuramlar mutlaka gozlem ve deneyler ile pekistirilmeli ve
matematiksel olarak modellenebilmeliydi.
Bu yasalardan hareketle Newton daha bir dizi formul gelistirdi. Hepimiz
bunlari okul yillarimizdan az cok hatirlayabiliriz. Newton un i$ik
hakkindaki calismalarina daha sonra, kuantum bahsinde deginecegim. Simdi
artik bilimcilerin elinde, net, formule edilmis ve her zaman
sinayabilecekleri yasalar vardi ve bilimsel bir yasanin hangi kriterlere
uymasi gerektigi epey sekillenmisti. S.Hawking ve L.Mlodinow un
kitabindan devam ediyorum.
Sir Isaac Newton un (1643-1727) uc hareket yasasi Dunya nin, Ay in ve
gezegenlerin yorungelerini ve gel-git gibi fenomenleri aciklayan cekim
yasasi modern bilim tarihinde yaygin bir kabul gormustur. Olusturdugu
denklemler ve onlardan yola cikarak gelistirdigimiz matematiksel cerceve
gunumuzde hala ogretilmektedir. Bina cizen bir mimar, araba tasarlayan
bir muhendis veya bir roketin Mars a nasil gidecegini hesaplayan bir
fizikci tarafindan Newton fizigi (cesitli eklemeler ve revizyonlar ile)
kullanilmaktadir.
Doga, bazi yasalar tarafindan yonetiliyor ise, sormamiz gereken uc soru var:
Yasalarin kaynagi nedir?
Yasalarda istisnalar var midir, ornegin mucizeler gibi?
Sadece bir dizi olasi yasa mi vardir?
Bu onemli sorular bilim insanlari, filozoflar ve din bilimciler
tarafindan farkli bicimlerde dile getirilmistir. Ilk soruya yaygin
olarak verilen yanit -Kepler, Galileo, Descartes ve Newton un yaniti-
yasalarin Tanri nin isi oldugudur.
Dr Hawking dogru soyluyor.Descartes, Newton gibi isimler Tanri yi inkar
etmediler. Fakat, onlarin Tanri derken anladigi sey ile, gelenekci ve
kati bir Hristiyan in, ornegin kadinlari cadilikla suclayan bir
engizisyon yargicinin anladigi Tanri arasinda daglar kadar fark vardi.
Zaten Dr Hawking bu inceligin farkinda. Filozoflar ve doga bilimciler
Tanri ile doga arasinda oyle paralellikler kurmuslardi ki, bir sure
sonra Tanri dan mi, yoksa dogadan mi bahsettiklerini anlamak nerdeyse
imkansiz hale geliyordu. Diger yandan, dindarlarin tanrisi farkliydi. Bu
tanri, yasamin her anina mudahale eden, insanlari cezalandiran ve
korkutan, dahasi O nun adina bazi insanlarin diger insanlara ceza tatbik
ettikleri askin bir tanriydi.
Felsefeciler Tanri yi inkar etmemislerdir fakat onlarin tarif ettigi
Tanri yi doga yasalarinin bir baska ifadesi olarak gorebilmek de
mumkundur. Eger Tanri ya farkli ozellikler atfedilmezse -Eski Ahit in
tanrisi olmak gibi- Tanri yi ilk sorunun, yani yasalarin kaynaginin
yaniti olarak gormek, bir gizemin yerine bir baskasini koymak demektir.
Guzel bir saptama. Tanri kelimesi bazen sorulardan kacis icin mukemmel
bir siginak haline gelebilir. Bir seyi anlamiyorsak, isin icinden
cikamiyorsak, kisaca Tanri nin hikmeti deyip bir aciklama yaptigimizi
dusunebiliriz. Bu olguyu, ABD li bir yazar olan Edward Abbey (1927-1989)
su sekilde ifade etmisti: Insanlarin dusunemeyecek kadar yorgun
olduklari zaman cikardigi iniltiye Tanri denir. Benzer sekilde Karl Marx
da (1818-1883) dunyayi yari felsefi yari teolojik cikarimlarla anlamaya
calismanin gerekmedigini, asil onemli olanin dunyayi degistirmek
oldugunu dile getirmis ve Tanri inancinin, evreni yorumlamaktan aciz
insanlarin afyonu oldugunu soylemisti: Dini istirap, bir ve ayni
zamanda, hem gercek istirabin ifadesi hem de gercek istiraba karsi bir
protestodur. Din, ezilen yaratigin ic cekisi, kalpsiz bir dunyanin
kalbi, ruhsuz kosullarin ruhudur. Din, halklarin afyonudur.
Oyle gorunmekte ki bazi kisiler felsefe ve dinin binlerce yillik
teolojik yorumlarindan bunalmislar, tum bu yorumlarin dunyadaki
haksizliklari degistirmek icin bir ise yaramadigini anlamislar ve
sonunda isyan bayragini cekmislerdi. Hawking e geri donuyorum.
Ilk sorunun yanitina Tanri dersek, isin asil zor yani ikinci soruyla
ortaya cikar: Yasalarda mucizeler, istisnalar var midir? Bu sorunun
yaniti hakkindaki gorusler kesin bir sekilde ayrilmistir. Eski Yunan in
en etkili iki yazari Platon ve Aristotales yasalarda asla istisna
olmayacagini savunur. Ancak Kitab-i Mukaddes in bakis acisina gore,
Tanri, yasalari yaratmakla kalmaz, ona yakarildiginda istisnalar da
yaratabilir: olumcul hastaliklari iyilestirmek, kurakliga son vermek,
kroketi olimpik spor olarak kabul etmek gibi.
Hawking in yazdiklarindaki alayciligi sezmemek mumkun degil. Sanki, Dr
Hawking kroket sporunun olimpik bir spor olarak kabul edilmemesine biraz
karsi. Gencliginde, henuz hastalik semptomlari ortaya cikmamisken
kendisi de kroket oynamisti. Devam ediyorum.
Descartes in goruslerinin tersine, neredeyse tum Hristiyan dusunurler
Tanri nin mucize yaratmak icin yasalari askiya almaya muktedir olmasi
gerektigini savunmuslardir. Newton bile bu turden mucizelere inanirdi.
Bir gezegenin cekim gucunun diger gezegenin yorungesi uzerinde bozulma
yaratmasindan oturu gezegenlerin yorungelerinin kararsiz oldugunu, bu
kararsizligin zamanla buyuyerek gezegenlerin ya Gunes e dusmelerine ya
da Gunes sisteminden kopup gitmelerine yol acacagini dusunuyordu. Tanri
nin yorungeleri surekli ayarladigina ya da sistemin durmamasi icin
goksel saati kurduguna inaniyordu.
Anlasilan Newton ilahi sistemin bir kaosa suruklenmesinden epey korkmus
ve Tanri nin bazen ise al atarak ufak tefek ayarlamalar yapmasi
gerektigine inanmis. Bugun ise, hem Gunes imizin hem de Dunya mizin
geleceginin pek de ic acici olmadigi one surulmekte. Orta buyuklukte bir
yildiz olan Gunes in merkezindeki cekirdek fuzyonu sona erdiginde, Gunes
icin bir olum-kalim savasi baslayacaktir. Hidrojenin tamami helyuma
donusecek, cekirdek buzusecek, yakla$ik 7,3 milyar yil sonra Gunes
kirmizi bir dev haline gelecek ve capi 150 kat artacaktir. Parlakligi
ise simdikinin 5000 misline ulasacak ve etrafindaki gezegenleri yutmaya
baslayacaktir. Ona en yakin gezegen olan Merkur un kurtulmak icin hicbir
sansi yoktur. Venus ve Dunya ise once atmosferlerini kaybedecek, ayrica
Dunya uzerindeki okyanuslar tamamen kuruyacaktir. Bunun ardindan ise
once Venus sonra Dunya, Gunes in cekim alanina kapilacaklar ve onun
tarafindan yutulup kaybolacaklardir. Astronomlar, Dunya nin bir kurtulma
sansi olup olmadigi uzerinde ciddi olarak dusunmektedirler ama goruldugu
kadari ile sevgili Dunya mizin bu gelecekten kacisi yoktur. Gerci o
zamana kadar daha epey vaktimiz var, dolayisi ile Dunya uzerindeki
senligimize devam edebiliriz.
-devam edecek-
Levent ERTURK
LEVENTERTURK1961
https://leventerturk1961.wordpress.com/
Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : [email protected]
Gruba uye olmak icin : [email protected]
Gruptan ayrilmak icin : [email protected]
Grup kurucusuna yazmak icin : [email protected]
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz :
http://orajpoyraz.blogspot.com/
--
You received this message because you are subscribed to the Google Groups
"Gugukluhayat" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email
to [email protected].
To post to this group, send email to [email protected].
Visit this group at https://groups.google.com/group/gugukluhayat.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.