Demokrasi güzel şey.
Şimdi geldiğimiz noktada kimi suçlayacağız?
Aydınları mı, politikacıları mı, askerleri mi, partileri mi?

Ben söyleyeyim.
Sorumlu halktır.
Yetkili de halktır.
Karar verme, tercih bildirme hakkı olan halktır.
Ve halka sorulmuştur.
Çok kere sorulmuştur.
Halkın cevabı net, kesin ve kararlıdır.

Politikacılar, askerler, memurlar halkın verdiği görevi yapmıştır.

Aydınlar doğru bildiklerini söylemiştir.
Aydınlardan önemli bir bölümü halkın hoşuna gitmeyen acı gerçekleri
söylediği için bedel de ödemiştir.
Halk şarlatanlara, şizofren ilahiyatçılara, irili ufaklı pembe, beyaz,
siyah yalanlar söyleyenlere itibar etmiştir.
Tercih halkındır.

Doğal olarak bedel ödemesi gereken, buna mecbur olan da halktır.
Öğretmen olarak kadro bulamadığı için özel harekatçı polis olan ve
çatışmalarda ölenler halkın evlatlarıdır.
Açlıktan nefesi koktuğu halde haksız ve ahlaksız zenginleşenleri
arkalayan da haktır.

Doğrusu ben görevimi yaptım.
Büyük üzüntü ve hayal kırıklığı içindeyim.
Ama görevini yapmış olmanın huzurunu da yaşıyorum.

Oraj POYRAZ([email protected] / [email protected] /
[email protected] <mailto:[email protected]> )
           L2fSIJNoA0xfSNxA     

------------------------------------------------------------------------
bayrak


    Oğuz Oyan : /*"Statu quo ante"*/ yolu kapalı

05/04/2016 Salı

Geçen günlerde mevcut politikalarda /*"çubuğu tersine bükme"*/
bağlamında CHP'nin açıkladığı dört politika önerisinden biri de /*"dış
politikada 180 derece dönüş"*/ idi. Bunun AKP iktidarı altında
olamayacağı ayrı bir konu. Ama başka bir iktidar, örneğin CHP iktidarı
altında dahi olamayacağını CHP yönetimine anlatabilecek bir uzman acaba
ortalıklarda yok mu?

Latincede /*"statu quo ante"*/ denilen /*"eski duruma"*/ (yani önceki
statükoya) dönüş acaba mümkün müdür? Hele bir /*"statu quo ante
bellum"*/ oluşturulması yani üzerinden savaşlar ve yıkımlar geçmişken
çatışmalar öncesinin fiili ve hukuki durumunun aynısıyla yeniden
oluşturulması acaba mümkün müdür?

<http://haber.sol.org.tr/> Toplumların dinamizmi, toplumlar/ülkeler
arası ilişkilerin karmaşıklığı, savaşlar/zorunlu göçler yaşanmışsa
kayıpların/göçenlerin geri getirilemezliği, kısacası değişimin
durdurulamaz ve suların tersine akıtılamaz oluşu nedeniyle mümkün değildir.

O halde daha gerçekçi olmak zorundadır ülkeler/toplumlar/siyasi
partiler. Eğer emperyalizmin komşusuna kurduğu tuzağa balıklama atlamış,
oraya dünyanın her köşesinden üşüşen tedhişçi cihatçıların hamiliğini
yapmış bir iktidarın işbaşında olduğu bir ülkenin muhalefet
partisiyseniz, önceliğiniz ilişkilerin onarılması olmak zorundadır. Ama
hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını bilerek.

Neler eskisi gibi olamaz? Bir kere ne Irak'ta ne de Suriye'de Baas
rejimi eski gücünü kazanamaz. Bu ülkelerin eski toprak bütünlüğü, üniter
yapıdaki eski siyasi rejimleri aynen korunamaz. Eski nüfus yapıları ve
dinamiklerine bir daha ulaşılamaz. Arap ülkeleri arasında en laik
uygulamaya sahip eski anlayışlar aynen oluşturulamaz. Mezhep-etnik
temelli bölünmeler önlenemez. Yugoslavyalaşma ve Lübnanlaşma eğiliminin
durdurulması tam olarak başarılamaz.

Bunlar, emperyalizmin ve bölgedeki İsrail ve Suudi Arabistan gibi kadim
işbirlikçilerinin ellerini ovuşturacakları gelişmeler de olabilir. Peki
/*"yurtta barış dünyada barış"*/ politikasını terkederek komşusundaki
çatışmaları kışkırtıcı bir role soyunan AKP Türkiye'si için?

***

Olayların başlangıcı, Irak'a müdahaleye karşı olması muhtemel olan 57.
Hükümetin ivedilikle düşürülmesi ve 2002 sonbaharında AKP'nin iktidara
taşınmasıydı. Bu, emperyalizmin Ortadoğu planlarının önemli bir hamlesiydi.

Peki AKP'nin planlarının? Henüz Şubat 2003'de milletvekili ve başbakan
bile değilken RTE'nin ABD'de yüksek protokolle karşılanıp müdahalenin
önkoşullarında anlaşması ve TBMM izni dahi alınmadan ABD teçhizatının
İskenderun'dan indirilmeye başlanması, AKP'nin ülke-içi siyasi
konsolidasyonu için olduğu kadar daha sonra ifade edildiği biçimiyle
/*"hegemon güce yaslanarak bölgede güç yansıtmak"*/ oportünizmi ile de
uyumluydu. Ama AKP'den de firelerle 1 Mart 2003 tezkeresinin TBMM'den
dönmesi, Irak'a kuzeyden cephe açılmasını engellediği gibi ABD-Türkiye
ilişkilerini de etkiledi. AKP iktidarı 1 Mart tezkeresinin reddiyle bir
demokrasi kahramanı gibi algılanıp dünyada haketmediği bir itibar
kazanırken, faturayı TSK'ya kesen ABD ile birlik olup (Cemaati de yanına
alarak), özellikle deniz kuvvetleriyle bağımsız bir dış askeri strateji
emareleri gösteren ve dinci bir rejim inşasında en büyük engel olarak
görülen kurumun üzerine 2007 sonrasında çullanmakta tereddüt etmedi.

Suriye'ye dış müdahalelerin başlangıcına, 2011 yılına gelindiğinde,
içerde yüzde 50'lik bir seçmen desteğini almış, iç ittifaklarını
(Cemaat) değiştirme ve bu arada PKK ile daha aleni müzakere yapma
özgüvenine kavuşmuş, bölgede ise artık /*"oyun kurucu"*/ bir
alt-emperyalist statüye geçebileceğine ikna olmuş, dolayısıyla
emperyalizme yaslanmakla birlikte zaman zaman ondan bağımsız hamleler
yapabileceğine inanan bir AKP iktidarı oluşmuştu. AKP iktidarının Esad
karşıtlığı üzerinden bölgedeki bilumum cihatçılara açık/örtük destek
politikaları 2013 ortalarına kadar ABD'den ve AB'den bir tepki görmedi.
Emperyalizmin 2013'te Suriye'ye karadan müdahale aşamasına kadar
gerdirdiği ilişkiler, Rusya'nın Suriye rejiminin kimyasal silahlardan
arındırılması hamlesiyle geçersiz kılındı ve yeni bir dönüm noktası oluştu.

Bu, bölgesel güç olma peşindeki AKP açısından da bölgede yaşayacağı
fiyaskonun başlangıcıydı. İçerde ise Haziran direnişi ile Aralık
yolsuzluk operasyonları yeni baskılamalara, üç yıl önce dinci neşterler
atılan yargının tekrardan şekillendirilmesi ihtiyacına, dışarıya dönük
olarak takılan /*"demokrasi"*/ maskesinin iyice düşmesine yol açıyordu.
2015 başından itibaren Suriye'ye silah desteğinin (TIR operasyonu) iyice
açığa çıkması ve bu arada Rusya'nın Suriye'ye oprerasyonel güç olarak
girmesi, AKP'nin geri çekilişini hızlandırıyordu. Böylece, Musul ve
Halep'i alarak/kontrol ederek farklı temellerde yeni bir devlet
(yeni-Osmanlı) inşa etmek hayallerinden, Kuzey Suriye'de bir Kürt otonom
bölgesi kurulmasını engelleme misyonuna kadar gerileyen bir AKP
acizliğine demir atılıyordu.

***

Bu, geleneksel Ortadoğu politikasının, /*"monşer"*/ diye küçümsedikleri
Cumhuriyet'in dış politika aklının terkedilmesinin bedeliydi. Terkedilen
akıl, Irak ve Suriye gibi güçlü etnik-mezhepsel farklılıklar üzerinde
yükselen yarı-seküler devletlerin toprak bütünlüğünün korunması
politikasıydı; iyi-kötü oluşmuş ulusal bütünlüklerinin bölünmemesine
özen gösterme politikasıydı; Türkiye'nin bütünlüğünü de tehdit
edebileceği düşünülen Kürt devletçiklerinin oluşumunu engelleme
politikasıydı. Bunların tümüyle berhava olması AKP'nin eseridir. Bugün
elinde tutmaya çalıştığı tek ve son /*"koz"*/, /*"Fırat'ın batısına
geçirmem"*/ türünden aslında zavallı bir çaresizliktir. Üstelik yedi
düveli de karşısına almak pahasına. Bugünlerde Kuzey Suriye'de ABD ile
girişilecek anti-IŞİD operasyonuna zımnen PYD güçleriyle birlikte ortak
olarak katılmayı içine sindirmek pahasına...

Irak'taki bir milyonu aşkın can kaybını, ülkenin bölünmesini, IŞİD'in
ağırlıkla burada devletleşmesini, bu ülkenin geleceğinin çalınmasını bir
kenara koyalım; AKP iktidarının daha doğrudan sorumlu olduğu Suriye'nin
tarumar edilmesine, 300-400 bin can kaybı ve 5 milyona yakın göç
vermesine bakalım. Bölge dışı ve bölge güçlerinin müdahaleleri
olmasaydı, Esad tüm devlet şiddetini kullanarak duruma hakim olsaydı
dahi, en fazla üç-beş bin ölümden bahsediyor olurduk. Üstelik ne ülke
harabeye döner ve parçalanır, ne tarih yağmalanır, ne İslamcı terörizm
böylesine palazlanıp devletçikler kurma aşamasına gelir, ne Türkiye IŞİD
tedhişinin hedefine oturur, ne de Suriyeli Kürtlerin federasyon ilanı
söz konusu olabilirdi.

Suriye'nin bölünmesinden Türkiye birinci derecede sorumludur. Nitekim
Davutoğlu bunu dolaylı olarak itiraf etmiş, /*"bizim müdahalemiz
olmasaydı, Esad bütün Suriye topraklarında egemen olurdu"*/
diyebilmiştir. Bu, sanki Türkiye açısından kötü birşeymiş gibi... Sanki
şu an, işler istedikleri gibi sonuçlanmayınca, Suriye'nin toprak
bütünlüğünü -bu defa, Esad ile söz birliği ederek- öncelik sırasının
başına koymak mecburiyetinde kalmamışlar gibi...

Bu, herkesin bildiği şu arabacı ile ağası arasında geçen öyküden daha
ağır bir durum; çünkü ne halt yerseniz yiyin, statu quo ante'ye dönüş yok.

_____________________________

Post Sciptum: Hürriyet Gazetesi /*"Gezi"*/yi karalama kumpanyasının
/*"Kabataş Kuyruklu Yalanı"*/ iftiracılarından birini daha kadroya katmış.

Takım bir araya toplanıyor. Bakalım gerisi de gelecek mi? Yeni ve
heyecanlı kurgular da sürdürülecek mi? Merakla bekliyoruz.



http://haber.sol.org.tr/yazarlar/oguz-oyan/statu-quo-ante-yolu-kapali-151481

 
------------------------------------------------------------------------
a45UyF587661-160405113323 Oraj Poyraz [email protected]
2016/04/05  19:48 5  4  [email protected]

 

Ulkesini yuksek istiklalini korumasini bilen Turk milleti dilini de
yabanci dillerin boyundurugundan kurtarmalidir.
2 Eylul 1930.

K.Ataturk

Islam da zorlama yoktur (K.BAKARA 256)
***
Islam dan gayri bir dine yonelenler sapiktir! (K.IMRAN 85; Tevbe 33 ),
Musrikleri nerede gorurseniz oldurun! (K.TEVBE, 5
Ya da Islam a aykiri bir inanista ise analariniz, babalariniz,
yakinlariniz icin magfiret dilemeyin, onlarin namazini kilmayin vs..
(ornegin K.TEVBE 23, 84, 113; AZHAB 60-61)

Olcu

Insan elinde ne illet var ki, dokundugunu degistiriyor kendiliginden iyi
ve guzel olan seyleri bozuyor. Iyi olmak arzusu bazen oyle azgin bir
tutku oluyor ki, iyi olalim derken kotu oluyoruz. Bazilari der ki,
iyinin asirisi olmaz, cunku asiri oldu mu zaten iyi degil demektir.
Sozcuklerle oynamak diyecegi gelir insanin buna. Felsefenin boyle ince
oyunlari vardir. Insan iyiyi severken de, dogru bir isi yaparken de
pekala asiriliga dusebilir. Tanrinin dedigi de budur: Gereginden fazla
uslu olmayin, uslu olmanin da bir haddi vardir. Okunu hedeften oteye
atan okcu, okunu hedefe ulastirmayan okcudan daha basarili sayilmaz.
Insanin gozu karanlikta da iyi gormez, fazla i$ikta da. Platon da
Kallikles der ki, felsefenin fazlasi zarardir. Felsefe bir kerteye kadar
iyidir, hostur yararli oldugu kerteyi asacak kadar derinlere gidersek
cileden cikar, kotulesiriz; herkesin inandigi, uydugu seyleri
kucumseriz; herkesle dogru durust konusmaya, herkes gibi dunyadan zevk
almaya dusman oluruz; kimseyi yonetemeyecek, baskalarina da kendimize de
hayrimiz dokunmayacak bir hale geliriz; bos yere sunun bunun sillesini
yeriz. Kallikles dogru soyluyor cunku felsefenin fazlasi bizim gercek
duygularimizi korletir gereksiz bir inceleme ile bizi doganin guzel ve
rahat yolundan cikarir.

Michel de Montaigne : Denemeler


Grup eposta komutlari ve adresleri      :       
Gruba mesaj gondermek icin      :       [email protected]
Gruba uye olmak icin    :       [email protected]
Gruptan ayrilmak icin   :       [email protected]
Grup kurucusuna yazmak icin     :       [email protected]
Grup Sayfamiz   :       http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz     :
http://orajpoyraz.blogspot.com/






 

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email 
to [email protected].
To post to this group, send email to [email protected].
Visit this group at https://groups.google.com/group/gugukluhayat.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.

Cevap