Kenan Evren'in cenazesine çelenk gönderen Celâl Şengör Odatv'ye konuştu:
AutoResizeImage.mailbox:///Z:/PortableApps/ThunderbirdPortable/Data/profile/Mail/neomailbox.net/Templates?number=20911064&part=1.2&filename=graphics1
12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren'in cenaze törenine gönderdiği
/*"Sana müteşekkiriz. Nur içinde yat komutanım"*/ yazılı çelenk ile
tartışmaların gündemine oturan Prof. Dr. Celal Şengör Odatv'ye konuştu.
/*"12 Eylül olmasaydı Türkiye çok kanlı bir iç harbe doğru gidiyordu"*/
diyen Şengör, Kenan Evren'in öldüğünü Strasbourg’da bir sempozyuma
katılmak üzere yoldayken öğrendiğini, havaalanında öğrenseydi geri döner
cenazeye katılacağını söyledi.
12 Eylül'de işkenceleri sivillerin yaptığını belirten Şengör /*"Sonra
deniyor ki, 'Askerler onu astı, bunu astı.' Askerler asmadı, hakimler
astı. Çünkü bizim o zamanki kanunlarımızda asmak meşru, hukukî bir
cezaydı."*/ dedi.
TÜRKİYE'NİN ORTALAMA IQ'SU 89
Bir süre önce piyasaya çıkan /*"Aptalı Tanımak"*/ kitabından da söz eden
Şengör, /*"Kendini entelektüel zanneden bir sürü adam var ortada, ama
değiller. Soru sormuyorlar, öğrenmek istemiyorlar, öğrendiklerini
değerlendiremiyorlar, işte buradan aptallığa geliyoruz… Aptalı Tanımak
isimli son kitabımı yazma sebebim de budur. Çünkü ülkemizde böyle bir
sorun var, bir aptallık sorunu var."*/ dedi.
Türk ırkının bir zeka problemi olup olmadığı şeklindeki soruya ise
/*"Hem evet hem hayır. Bizim toplum olarak bir problemimiz var. Siz bir
toplumu bin sene cahil bırakırsanız, bin sene kendi problemini çözemez
halde bırakırsanız, bin sene başkasının eline bakmasını isterseniz bu
toplum aptallaşır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortalama IQ’su
89. Türk demiyorum, zira mesela Orta Asya Türkleri’nin IQ ortalaması
107. Bizden çok daha zekiler. Bunu şuradan da çıkartabiliriz. Orta Asya
Türk’ü ne zaman Anadolu’ya gelse Anadolu Türkü’nü paçavra edip
gitmiştir. 1243 Kösedağ (Orta Asya ordusu komutanı General Baycu) veya
1402 Ankara (Orta Asya ordusu komutanı Emir Timur) Meydan Savaşları
mesela."*/ diye yanıt verdi.
İşte Celal Şengör'ün Odatv'nin sorularına verdiği cevaplar:
12 EYLÜL OLMASAYDI TÜRKIYE ÇOK KANLI BIR IÇ HARBE DOĞRU GIDIYORDU
Kenan Evren’in cenazesine gönderdiğiniz çelenk konuşuldu, tartışıldı.
Türkiye’deki darbeler, bilhassa da 12 Eylül söz konusu olduğunda Türk
entelektüelinin bir kısmının bu husustaki tavrını ikiyüzlülük olarak
addetmek mübalağa olmayacaktır sanırım.
Kenan Evren Paşa’nın öldüğünü Strasbourg’da bir sempozyuma katılmak
üzere yoldayken öğrendim. Havaalanında öğrenseydim gitmezdim, geri döner
cenazeye giderdim…
12 Eylül’ü değerlendirebilmek için evvela 12 Eylül’ü yaşamış olmak
lazım, çünkü 12 Eylül’ün tarihi henüz yazılmadı. Yazılması da çok zor,
çünkü aktörlerden sadece bir tanesi hayatta kaldı, o da konuşmak
istemiyor. Her ne kadar özel konuşmalarımızda o dönemi dışarıdan takip
eden bizlerin gördükleriyle paralel şeyler anlatsa da, konuşmayı,
darbeyi birlikte yaptıkları ekip artık hayatta olmadığı için reddediyor.
12 Eylül olmasaydı Türkiye çok kanlı bir iç harbe doğru gidiyordu,
ekonomisi tamamen çökmüştü, halk ne yapacağını bilmez haldeydi, bilhassa
büyük şehirlerde halk korku içinde yaşıyordu. Bir ülkeyi böyle bir
durumdan çıkartmak normal bir demokraside seçilmiş politikacıların
görevidir, fakat ülkeyi bu hale getirenler bizzat seçilmiş
politikacılardı ve nedense kulakları çeşitli ikazlara hep kapalıydı.
Nihayetinde, bildiğiniz gibi, 12 Eylül’den çok önce Silahlı Kuvvetler
bir ikaz mektubu yazdı. Mealen, /*"Kendinize gelin, memleket kötüye
gidiyor, memlekete sahip çıkın!"*/ dediler, yine dinletemediler. Hatta
bir cenaze merasiminde Demirel ile Ecevit bir araya geldikleri halde
birbirleriyle konuşmayı reddettiler, hatta sırt sırta resimleri çekildi.
Bu şu manaya gelir: Demokrasi çalışmıyor, hatta çökmüş durumda…
Hepimizin bildiği gibi, çalışmayan bir demokrasi ile bir ülke idare
edilemez. Ama birinin de ülkeyi idare etmesi, bu bataktan çıkartması
gerekiyor. Türkiye’de de gelenek o zamana kadar halkın ordusu olan Türk
Silahlı Kuvvetleri’nin idareye el koymasıydı. Şöyle bir yalan sık sık
söyleniyor, /*"Efendim, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanları ülkeyi
önce bu hale getirdiler, sonra da el koydular."*/ Bundan daha sefil,
aptalca bir tespit işitmedim. Adamlar 2-3 sene sonra terk ettiler
yönetimi, buna ne diyeceksiniz? Eğer niyetleri iktidara gelip ilelebet
orada kalmak olsaydı bunu yaparlardı, hiç kimsenin de mani olması mümkün
değildi. Ama yapmadılar. Ben gerek Kenan Evren Generalimin kızları Miray
ve Şenay Hanımlardan, gerekse de Şahinkaya Generalimin eşi Sema Hanımdan
biliyorum ki komutanlarımız emekliliklerine hazırlanıyorlardı ve
yılların yorgunluğunu rahat bir emeklilikle çıkarmayı ümid ediyorlardı.
Ülkenin feci durumu onları bu en doğal haklarını ellerinin tersiyle
itmeye, kelleyi koltuğa alarak vatanlarını ve milletlerini kurtarmaya
sevketti.
ANAYASA OYLAMASINDA BASKI YOKTU
Sonra, Anayasa’nın yüzde 92 nispette oyla kabulünün bir baskı ortamının
neticesi olduğu söyleniyor. Bu da yalan… Öyle bir şey olmadı, ben oy
verdim ve hiçbir baskı yoktu. Bütün diğer seçimlerimiz nasıl oluyorsa
öyleydi, hatta daha iyiydi, çünkü halk coşkuyla gitti sandığa. Ve Kenan
Paşa, /*"Bu anayasayı oylarken beni de oylayın. Beni Cumhurbaşkanı
olarak görmek istiyor musunuz?"*/ dedi. Hiçbir politikacıya nasip
olmamış bir oy aldı ve bunun halkın gönlünden koptuğunu hepimiz
biliyoruz. Aksi yöndeki bütün ifadeler yalandır.
ASKERLER DEĞİL, SİVİLLER O İŞKENCELERİ YAPTI
Fakat tüm bunların yanında sosyal hafızada yer etmiş, o döneme ait
korkunç olaylar da var. Söylediklerinizden şu manaya çıkartabilir miyiz?
Bu işi askere bırakmamak lazım, bırakırsan asker de oyunu bildiği gibi
oynar.
Evet. Ama asker de her şeyi, pek çoğunun zannetiğinin aksine, bildiği
tarzda yapamadı pek. Sebebini de söyleyeyim: Asker yönetimi ele
geçirdiği zaman ne yazık ki sivil yöneticilere güvendi; mesela valilere
güvendi, mesela emniyet müdürlerine güvendi. O bizim duyduğumuz
işkencelerin, insan toplamaların vs. birçoğu valilerin emriyle, polisin
marifetiyle yapıldı. Ben bunu bana yalan söylemek için hiçbir nedenleri
olmayan komutanlarımdan bizzat dinledim. Sonra deniyor ki, /*"Askerler
onu astı, bunu astı."*/Askerler asmadı, hakimler astı. Çünkü bizim o
zamanki kanunlarımızda asmak meşru, hukukî bir cezaydı.
HER GÜN 20 İNSAN ÖLÜYORDU
Kenan Evren’in meşhur asmayalım da, besleyelim mi sözüne ne diyeceksiniz?
Kenan Evren bu sözü söylediğinde devlet başkanıydı. Henüz cumhurbaşkanı
değildi. Bir darbe yönetiminin başkanıydı. /*"Asmayalım mı, besleyelim
mi?"*/ dediği zaman milletten canhıraş bir protesto feryadı yükselmedi,
/*"Yaşa Paşam"*/ dendi. Çünkü milletin canına tak demişti. İstanbul’da
günde ortalama 20 insan öldürülüyordu. Hergün öldürülen bu insan
sayısını toplayıp bir kenara koyalım, sonra da 12 Eylül’de asılan 50
kişiyi konuşalım.
1402 KIŞININ ATILMASI ASKERLERIN SUÇU DEĞILDIR
Peki, 12 Eylül’ün Türk siyasetine, siyasî kültürüne bir hasar verdiğini
düşünmüyor musunuz?
Hayır. Ama 12 Eylül’den sonraki siyasetçilerin, mesela Özal’ın büyük
zarar verdiğini düşünüyorum. Özal, Türk ekonomisi adına çok ciddi ve
faydalı işler yapmıştır ama Türk siyasi kültüründe telafisi güç yaralar
da açmıştır./*"Anayasayı bir kere delmekle ne olur?"*/ lafı Özal’a
aittir. Sonra yobazlığın palazlanmasında Özal’ın rolü çok büyüktür.
Kenan Evren’in ve arkadaşlarının suçları değildir bunlar.
Üniversitelerimizin iflas etmesi, üniversitelerimizden 1402 kişinin
atılması askerlerin suçu değildir, Doğramacı’nın suçudur. Peki bunu
nereden biliyoruz? İstanbul Teknik Üniversitesi’nin o zamanki Rektörü
Kemal Kafalı kendisine YÖK’ten veya Doğramacı’dan üniversiteden atılacak
kişilere dair bir liste geldiğinde o listeyi alıp Kenan Evren’e
gitmiştir. /*"Paşam, size iki mektupla geldim, bunlardan bir tanesi
aklın yolu, diğeri de benim istifam. Aklın yolu bu arkadaşlarımıza
dokunulmamasıdır. Yok siz ısrarcıysanız bunların atılmasında, önce beni
atarsınız."*/ Bunu, o zaman Teknik Üniversite’de yaşamış herkese teyit
ettirebilirsiniz. Kenan Evren de Kafalı hocaya /*"Tamam"*/ demiştir.
Şimdi Konsey üniversite hocalarını atmadıysa, Kemal Hoca niçin Evren
Paşa'ya gitti diye bir soru akla gelebilir. Çünkü o zaman Doğramacı'nın
otoritesinin üzerindeki tek otorite Konsey'di. Rahmetli Kemal Hoca da
bunu kullandı haklı olarak. Bunu her üniversitenin rektörü yapsaydı
üniversiteden bir kişi atılmazdı, ama üniversite rektörlerimizin
akıllara durgunluk verecek kalitesizliği, bugün de dahil böyle kötü
günlerin yaşanmasına imkan vermiştir. Hocalar birbirlerini
gammazlamışlardır, aynı şeyi 147 olayında yaşamadık mı 1960’ta, hocalar
birbirlerini gammazladılar.
Doğramacı’nın atanması bir hataydı. 12 Eylül’ü yapanlar da bunun hata
olduğunu kabul ediyorlar. Ama şunu da ifade ediyorlar: Biz size sorduk,
yani üniversite profesörlerine sorduk, /*"Kimi tavsiye edersiniz?"*/
dedik. Dediler ki, /*"Zengindir, hırsızlık yapmaz, uluslararası
ilişkileri çok iyidir, Hacettepe’yi kurmuştur, tecrübelidir."*/ Biz de
/*"Peki"*/ dedik diyorlar.
O yıllarda Doğramacı’nın yaptığı menfi işlerden bir tanesine ben, şahsen
müdahale etmeye teşebbüs ettim. Komutanım ve dostum Hava Orgeneral
Tahsin Şahinkaya’yı aradım. Şahinkaya General’in o zamanki emir subayı
Acar Albay’ım hâlâ hatırlar o günü eminim./*"Şöyle bir konuda Sayın
Komutanımla görüşmek istiyorum."*/ Acar Albay’ım 20 dakika sonra aradı,
Komutan diyor ki /*"Celal gelsin, ama bu konuyu konuşmayalım."*/
Konu, Kandilli Rasathanesi’nin Boğaziçi Üniveristesi’ne bağlanmasıydı.
Bunun çok büyük bir yanlış olacağı kanaatindeydik. Neden konuşmak
istemediğini 20 sene sonra öğrendim. Askeri Müze’de yapılan bir
sempozyum münasebetiyle Şahinkayakaya Generalim ile biraraya geldiğimiz
bir anda /*"Komutanım çok merak ediyorum, 20 senedir içime oturdu. Bu
konuyu neden benimle konuşmak istemediniz?"*/ diye sordum. Şöyle bir
yanıt aldım: /*"Celal biz darbe yapmışız, biz askeriz, üniversiteden ne
anlarız? Üniversiteleri bir koordinasyon altına alabilmek için bir kurum
kurmayı düşündük, başına birisini atamak icap ettiğinde de
akademisyenlere danıştık. Bu adam atandıktan sonra, atadığımız kişinin
işine karışmak yanlış olurdu"*/ dedi. Bu son derece uygar bir yönetim
tavrı. Dolayısıyla 12 Eylül Türkiye’ye net fayda sağlamıştır, Türkiye’yi
bir felaketten kurtarmıştır, /*"adam gibi yönetim nasıl olur"*/
hususunda da örnek olmuştur.
TÜRK ENTELEKTÜELININ PROBLEMI, MEVCUT OLMAMASI
Peki Türk entelektüelinin bu kadar hoş bir tabloyla neden bir derdi var?
Türk entelektüelinin problemi, mevcut olmaması. Bütün sıkıntı buradan
kaynaklanıyor. Kendini entelektüel zanneden bir sürü adam var ortada,
ama değiller. Soru sormuyorlar, öğrenmek istemiyorlar, öğrendiklerini
değerlendiremiyorlar, işte buradan aptallığa geliyoruz… Aptalı Tanımak
isimli son kitabımı yazma sebebim de budur. Çünkü ülkemizde böyle bir
sorun var, bir aptallık sorunu var. Aptallığın iki kaynağı var.
Bunlardan bir tanesi biyolojik, onun için yapılabilecek fazla bir şey
yok. Mevcut olmayan bir zekayı ancak bir iki adım öteye götürebiliriz.
İkinci kaynak ise cehalet, çünkü cahilseniz ne yapacağınızı
bilmiyorsunuz demektir. İlk defa tanımlandığı zaman, Wilhelm Louis Stern
Die psychologischen Methodern der Intelligenzprüfung und deren Anwendung
an Schulkindernisimli meşhur kitabında, IQ denilen, zekaya dair
psikolojik değerlendirmenin nasıl yapılacağı ve bunun okul çocukları
üzerinde tatbikine ilişkin bir yöntem icat etmiştir. Bu bizim dilimizde
/*"zeka oranı"*/ diye çevrilebilir (Türkçe psikoloji ve psikiyatri
literatürüne hâkim olmadığım için nasıl çevriliyor bilmiyorum). Bu zeka
oranının kaynaklarından bir tanesi insanın görgüsü ve bilgisidir. Mesela
ABD Silahlı Kuvvetleri, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ordu daha terhis
edilmeden hazır bu kadar insan silah altındayken bir IQ testi
yaptırtmıştır. Ortaya çıkan manzara ABD yönetimini fena halde korkuttuğu
için yayınlanmamıştır. Diyeceksiniz ki, /*"Sen bunu nereden
biliyorsun?"*/ Yapılan IQ testinin değerlendirilmesi için davet edilen
bilim adamlardan bir tanesi biyolojide Nobel ödülü almış olan Jacques
Monod’dur. Jacques Monod’nun oğlu Olivier Monod da benim iyi bir
arkadaşımdır. Olivier Monod, bu konuda Jacques Monod’yla yapılmış bir
röportajın plak kaydını dinletti bana. Jacques Monod bu kayıtta
anlatıyor: Zenciler, beyazlara kıyasla daha düşük IQ sonuçları arz
ediyor. Fakat bunun biyolojik olduğu kadar, kültürel kökenleri de var.
Bunları birbirlerinden ayırabilmemiz lazım, onun için de bu konu üzerine
ciddiyetle eğilmek gerek. Fakat ABD yönetimi o zaman maalesef bu konunun
üzerini kapatmayı tercih etmiştir.
TÜRKIYE CUMHURIYETI VATANDAŞLARININ ORTALAMA IQ’SU 89
Türk ırkının bir zeka problemi olduğunu mu söylüyorsunuz?
Hem evet hem hayır. Bizim toplum olarak bir problemimiz var. Siz bir
toplumu bin sene cahil bırakırsanız, bin sene kendi problemini çözemez
halde bırakırsanız, bin sene başkasının eline bakmasını isterseniz bu
toplum aptallaşır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortalama IQ’su
89. Türk demiyorum, zira mesela Orta Asya Türkleri’nin IQ ortalaması
107. Bizden çok daha zekiler. Bunu şuradan da çıkartabiliriz. Orta Asya
Türk’ü ne zaman Anadolu’ya gelse Anadolu Türkü’nü paçavra edip
gitmiştir. 1243 Kösedağ (Orta Asya ordusu komutanı General Baycu) veya
1402 Ankara (Orta Asya ordusu komutanı Emir Timur) Meydan Savaşları mesela.
Ben bu kitabı niye yazdım, millete /*"Sen aptalsın"*/ demek için
yazmadım kuşkusuz. Bunu da kitabın önsözün de anlattım. Bu kitabın
maksadı ona buna hakaret etmek değildir. Ama aptal ve cahil kelimeleri
sözlüklerde iki şekilde tanımlanır. Belli bir tasvir yapmak için, bir de
hakaret etmek için. Ben burada bir tasvir yapmaya çalışıyorum ve bu
tasviri yaparken de maalesef elimde başka bir kelime yok. Çünkü akılsız
demek yetmiyor.
Aptallığın iki kaynağı var diyordum. Biyolojik kaynağa çok minik
dokunuşlar yapabiliyoruz. Ama kültürel kaynağa hemen müdahale
edebiliriz. Nasıl müdahale edebiliriz? Eğitimimizi düzeltebiliriz. Ama
hayatın her safhasındaki eğitimden söz ediyorum. Okullarımızı
düzeltiriz, aile içinde verilen eğitime müdahale ederiz,
televizyonlarımızı düzeltiriz, gazetelerimizi ve mecmualarımızı
düzeltiriz, bütün bunlara müdahale etme imkanımız var. Bütün bunlara
müdahale ediyoruz, ama daha beter etmek için.
Bir medeniyet projesinden bahsediyorsunuz esasında.
Elbet. Bu medeniyet projesi Atatürk’ün projesiydi.
İMAM HATİPLİ ÇOCUKLARDAN ALDIĞIM CEVAPLAR BENİ DEHŞETE DÜŞÜRMÜŞTÜ
Peki, Türk entelijansiyasına tekrar dönmek istiyorum. Bu kesimin sizin
de söz ettiğiniz sefaletinde katı ideolojilere hapsolunmuş olmanın ne
kadar tesiri var sizce?
Marksizmi kastediyorsun sanırım, ama aydınların cehaletini Marksizm ile
izole etmek doğru olmaz. Marksizmin de içinde olduğu bütün dinlerin
büyük zararı var. Zira eğer siz inanmaya angaje bir toplumsanız, içinde
yetiştiğiniz ortama göre bir kısmınız Müslüman yobaz olur, bir kısmınız
Marksist yobaz olur, bir kısmınız Türkçü yobaz olur ve bunlar
birbirleriyle konuşamazlar. Mümkün değil, çünkü bağdaştıkları temel bir
bilimsel platform yok. Bilimsel tartışmayı bilmiyorlar, bilim nedir
bilmiyorlar, bütün sıkıntı da zaten buradan kaynaklanıyor. Ali Kırca’nın
organize ettiği bir programda Darwin’in Evrim Teorisi’ni anlatırken
orada İmam Hatipli çocuklardan aldığım cevaplar ve onların bana
yönelttiği sorular beni dehşete düşürmüştü. Hemen şunu görüyorsun ki, bu
çocuklar düşünmeyi öğrenmemişler, gözlem yapmayı öğrenmemişler, herhangi
bir olguyu değerlendirmeyi öğrenmemişler, e şimdi bu çocukların
arasından çıkmış politikacılarımız var bizim. Onlara bakıyorsun ve aynı
sıkıntıyı görüyorsun…
Bireyi kesin inançlılığa sevkeden her türlü inanç sisteminin, ki siz
bunun içerisine Marksizmi de dahil ediyorsunuz, nihayetinde aynı
tehlikeyi doğurduğunu, aynı kapıya çıktığını söylüyorsunuz…
Evet. Aynı tehlike. Çünkü hepsinin temelinde itikat var, iman var,
eleştiremeden inanmak.
Biliyorsunuz Türkiye’de çeşitli bilim dallarında, ama bilhassa arkeoloji
sahasında Türkiye’de çalışan yabancılar var. Bunlar yaptıkları iş gereği
ilgili bakanlıklarla, üniversitelerle temas etmek zorundalar.
Türkiye’nin çeşitli yerlerinde kazılar yapan farklı milliyetteki
insanların pek çoğunu tanıyorum. Çatalhöyük’ü kazanları da, Efes’i
kazanları da tanıyorum, ölene kadarTroya’yı kazan Korfmann’ı da çok
yakından tanıyordum. Kaufman diyordu ki, /*"Türkiye giderek daha kötü
kalitede genç yetiştiriyor. Buna mani olabilmek için ben bazılarını
elinden tutup Almanya’ya götürüyorum…"*/ Başkalarının da benzer
tespitleri vardı. Söylediklerinin özeti şuydu: Üniversiteden gelen
çocuklar konularını hiç bilmiyorlar… Yanımızda staj yapmaya gelen
arkeologun arkeolojiden haberi yok, ama üniversitede 4 sene arkeoloji
okumuş. İkinci olarak, öğretmeye çalıştığın zaman öğrenemiyor, çünkü
eleştirel değerlendirme yapmaktan aciz, ezberlemeye çalışıyor. Peki
hocalar farklı mı? Hocalar da aynı. Profesör demeye bin şahit isteyen
zır cahil adamın biri gelip oturuyor karşına.
Şimdi bu kadar feci bir ortamda bir de hiç utanmadan sürekli yalan
söyleniyor: Efendim biz eğitimi çok düzelttik. Bunun verisi olarak da,
üniversite ve öğrenci sayısındaki artış gösteriliyor. Bir gün Doğan
Kuban’a, /*"Hocam, ne oldu da üniversiteler bu hale geldi?"*/ demiştim.
Hoca’nın cevabı çok manidardı: /*"Bizi sayılar mahvetti Celal. Biz bir
binada okuduk, 4 fakülte vardı ve 2000 kişiydik. Hocalar tek tek
ilgilenebiliyordu bizimle"*/ dedi. Yani geçmişteki sıkı bilimsel
disiplin sayılar tarafından ortadan kaldırıldı. Çünkü biz demokrasiyi
yanlış anladık.
Üniversite diploması bir hak değil, ayrıcalık olmalıdır. Medeni
memleketler de durum böyledir zaten.
Elbette. Üniversitede öğrenmek öğrencinin görevidir, öğretmek hocanın
görevi değildir. Hoca gider dersini verir, araştırmasını yapar, öğrenmek
isteyen gider ve ondan öğrenir. Fakat lisede öyle değildir. Lisede
öğretmek hocanın mesuliyetidir. Bugün Oxford’a girdiğin zaman hemen
eline bir broşür veriyorlar, o broşürün ilk cümlesi ne biliyor musunuz?
/*"Burada öğrenmek öğrencinin mesuliyetidir, öğretmek hocanın mesuliyeti
değildir."*/ 700 senelik üniversite. Öğrendin öğrendin, işleri sıkı
tuttun tuttun, yoksa atarız seni diyorlar. Türkiye’de bırak işleri sıkı
tutmayı üniversiteden atılmak imkansız hale geldi. Türkiye’de
/*"aptal"*/ ödüllendiriliyor. Zeki veya akıllı olan ise
cezalandırılıyor. Bu hale gelmiştir Türkiye, ama bu halde devam etmesi
mümkün değildir.
İLBER BEY'E KATILIYORUM
Her şehre üniversite yapmak, memleketin aklı başında insanlarına
yapılmış en büyük kötülüktür. Söylediklerinizden bu manayı çıkartmamız
mümkün o halde?
İlber Ortaylı bunun cevabını muazzam bir şekilde verdi. /*"Her şehre
üniversite yapmak ahlaksızlıktır"*/ dedi. Bundan güzel cevap mı olur?
Ben de çıkıp /*"Evet, İlber’e yüzde yüz katılıyorum"*/ dedim. Çünkü
üniversite arttırmanın tek başına eğitim kalitesini arttırmak olduğunu
her kim sarfederse, bunu söyleyenin üniversite nedir bilmediğinden emin
olabiliriz.
Peki Türkiye’nin son yıllarda hasarların, yaşanılan tahribatın telafisi
mümkün olacak mı sizce?
Her zarar telafi edilir, o muhakkak. Ama bu şuna benziyor: Yaşamak
istiyorum, ama ayağım kangren oldu. Ayağını keserim, yaşarsın. Yani
kalıcı zararlar da muhakkak olacak. Buna rağmen toparlanmak imkansız
diyemem, yeter ki böyle bir irade olsun. Ama böyle bir irade yok. Türk
halkı kurtulmak istemiyor, akıllanmak istemiyor ve onun için de yok
olacak. Yani Anadolu’da kendine Türk diyen insanlar bu şekilde yaşamaya
devam edemeyecekler…
/*"Bu şekilde"*/ derkenki kastınız nedir?
Bugünkü hali kastediyorum. Kendi kendini yönetme hali mesela. Bunu
yapamayacaklar, bu bitecek, bittiğini de görüyoruz zaten. Yani bugün
Türkiye artık tamamen kendini yönetmiyor. 1930’ların Türkiye’siyle
bugünkü Türkiye’nin arasındaki en büyük fark; bugün Türkiye’nin bir sürü
adımı dışarıdan dikte ediliyor. Dışarıdan bunu dikte eden kişilerin
içeride oyuncularının olması şüphenin de ötesinde aşikar bir gerçek.
Kim bu dışarıdakiler?
/*"Dışarı"*/ derken ki kastım çeşitli. Onu şu şekilde bilebiliriz, senin
elinde ne var, bunu dışarıda kim istiyor? Bunu tayin et, dışarıda kimin
olduğunu bulursun. Sen zengin bir adamsın, evinde çalınacak eşyaların
var. Çalınacak eşyalarının içerisinde hangisi kolay pazarlanırsa
dışarıda hırsız ona yönelir. Yani senin elinde tek bir tablo varsa,
akıllı hırsız onu çalmaz, çünkü onu çaldığı an nereden geldiği belli
olur. Ama elinde altın vb. birtakım ziynet eşyan varsa hırsız onu çalar,
çünkü erittiğin vakit o altının izine bir daha rastlayamazsın. Senin
elinde ne var, dışarıdaki adam neyini istiyor, bunu tayin et,
düşmanların hemen ortaya çıkacaktır. Ama bu analizi yapabilecek güç ve
kudret kalmadı Türkiye’de. Ben hâlâ ordunun bu analizi yapabildiği ve
yaptığı kanaatindeyim. Ama ordu bir karar aldı: Ben siyasete
karışmıyorum. Bu, bence Türkiye için bir felaket kararıdır, ama
haklıdırlar da. Ne zaman ülkeyi kötü bir durumdan alıp iyi bir duruma
getirdilerse ondan sonra ülkeyi tekrar kötü duruma sokanların suçu
TSK’ya yüklenmiştir. Ordu da şunu diyor özetle: Ne haliniz varsa görün.
Sizin seçtiğiniz adamlar bana emreder, ben onu yaparım, anayasada böyle
yazıyor, benim görevim budur. Dolayısıyla bana artık yüklenmeyin.
ANAYASA TEHLIKEDEYSE ORDU MÜDAHALE EDER
Fakat bu total çöküşün içerisindeysek ve Türk Silahlı Kuvvetleri de
nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kurumuysa, bu kurum kendisini bu
çöküşten nasıl masun kılacak?
Öyle zannediyorum ki, onlar gitmeyi göze almış durumdalar. Diyorlar ki,
/*"Madem bizim görevlerimizi siz tanımladınız, biz bu görevi yapacağız.
Madem bizim eskiden görevimiz olan 135. maddeyi de değiştirdiniz -ki
mesela bir Amerikan ordusuna bunu yaptıramazsın. Yani anayasa
tehlikedeyse ordu müdahale eder, Amerika’da ordunun bugün dahi böyle bir
görevi vardır.- o halde ne haliniz varsa görün."*/
Senin oyun %47-46 her ne olursa olsun. Şayet halkın kalanını boğazlamaya
teşebbüs edersen, bu kadar sıkıştırırsan oyunun bir yerde felaketle
sonuçlanacağı muhakkak. Bunun çok feci bir örneği bunumuzun dibinde
oldu, çok da uzak olmayan bir geçmişte: Romanya. Biz hep Mursi’den
bahsediyoruz, fakat hayır. Romanya daha doğru bir örnek. Halk /*"Yeter
artık"*/ dedi ve Çavuşesku’nun sonu malum.
Şimdi böyle bir şeyin olmasını hiç kimse istemez, bu korkunç bir şeydir.
Ama siz ne zaman halkın üstüne fütursuzca çullanırsanız, halkı fazla
sıkıştırırsanız sonu hep böyle olmuştur. Bakın Meksika’ya, 19.yy’da
Avusturya’dan imparator gönderdiler. Ne oldu? Meksikalılar kurşuna
dizdiler adamı. Üstelik iyi niyetli bir adamdı Maximilian. Gelelim yüz
sene sonraya, Çavuşesku kurşuna dizildi.
Musollini’yi düşün, öldürüp ayağından astılar, Kuzey İtalya’da, hem de
zavallı metresiyle beraber, kadının bir günahı yokken o da öldürüldü ve
ikisi de ayaklarından asıldı. Dolayısıyla halkların üzerine fazla
varmaya gelmez. Ben ülkemde böyle bir şeyin olmasını istemem, hiç
kimsenin başına böyle bir şeyin gelmesini de istemem. Böyle bir halk
ayaklanması genellikle faydadan çok zarar verir, ülkenin göreceği zararı
kelimelerle anlatmakta güçlük çekebiliriz. Ama ne yazık ki bu tip şeyler
kaçınılmaz oluyor. İşte bu da aptallığın ulaştığı son nokta oluyor,
kendi kendini mahvediyorsun. Halk yarattığı şiddetin nerelere gideceğini
görmüyor ve facia oluyor.
Türkiye’nin medenileşmesi ve böyle bir sondan kurtulması ancak
Atatürk'ün başlattığı eğitim hareketinin sürdürülmesiyle mümkün
olabilirdi fakat maalesef çok erken mani olundu buna. O öldükten 7 sene
sonra Hasan Âli Yücel kovuldu. Düşünün ki, Coğrafya Ansiklopedisi’nin
ancak tek bir fasikülü yayınlanabilmişti. 1944’te başlayan
Ansiklopedi’nin 1983’te tamamlanabildiğini ve seneler geçtikçe de
kalitesinin düştüğünü gözünüzün önüne getirin lütfen. Köy enstitüleri
gümbürtüye gitti bu ülkede. Biz kendimizin yarattığı ve bizi
aydınlatacak bir sürü tedbiri kendi ellerimizle mahvettik. Burada
kabahati hiç kimseye yükleyemeyiz. Biz yaptık bunları.
BUNUN ADI OHLOKRASIDIR
Buradan demokrasinin teorik bir eleştirisine varabilir misiniz?
Medeniyetin kazanımlarını ve bir manada /*"adam"*/ olmayı reddeden bir
kalabalığın, güruhun medeniyeti tahakküm altına almasını biz demokrasi
adına nasıl yüceltebiliriz?
Bu demokrasi değil ki? Bunun adı ohlokrasidir. Güruhun yönetimidir.
Güruhun yönetimi de güruhun istediği yere gider denemez esasında, çünkü
güruh ne istediğini hiçbir zaman tam olarak bilemez. Güruhun içinde
çeşitli güruhlar vardır. O güruhun içinde olanlar bazen o güruh
tarafından yok edilir, bazen de o güruh tarafından göklere çıkartılır.
Göklere çıkartılan adam bir bakmışsın bir vakit sonra kendini o güruhun
altında bulur, bunlar tarihte hep bildiğimiz şeyler. Buna mani olabilmek
için eğitim, akıl ve akılcı, eleştirel tartışma imkanı lazımdır.
Fakat bu sözünü ettiğiniz durum sadece Türkiye’ye özgü bir felaket
değil. Otoriter bir liderin tek adam yönetimiyle ülkeyi zapt-u rapt
altına alması bugün dünyanın genelinde giderek yaygın bir fenomen haline
de gelmiyor mu sizce? Rusya’ya bakalım, Macaristan’a bakalım mesela…
Bu sözünü ettiğiniz tipteki liderlerin günümüze mahsus bir tipoloji
olduğunu söyleyemeyiz elbet. Bunlar hep vardı, muhtemelen de olmaya
devam edecekler. Fakat verdiğiniz örnekteki ülkelerin de mesela
Avrupa’nın kalanıyla mukayese edildiğinde cahil toplumlar olduğunu
söylemek mübalağa olmayacaktır. Mesela Rusya eğitimsiz bir toplumdur.
Rusya’nın eğitimli grubu Avrupa’da yaşayan küçük bir azınlıktır. Asya
Rusya’sı bir felakettir. 70 yıllık komünizmin yaratmış olduğu korkunç
bir darbe de var Rusya’da. Rusya artık eski Rusya değil. Bir Rus
Bilimler Akademisi’ni yaratmış olan Petro’nun Rusya’sı yok karşında. Bir
sürü köylünün yönettiği bir ülkeden ne bekleyebilirsin ki? Bütün
entelektüel sınıfını yok etmiş, bizim gibi bir ülke Rusya. Aptalı
Tanımak’da da bunu rakamlarla anlattım. Maalesef Amerika’da bu yola
girmiş durumda, orası da cehaletin eline teslim olmaya başladı.
O halde bu dünyanın derdi ne? Ne oluyor bize?
Dünyada problem, insanların çokluğu ve demokrasinin, her akıl düzeyinin,
her bilgi düzeyinin aynı oya sahip olması gerektiği yanlış fikrinin
yaratmış olduğu tahribattır ne yazık ki.
Demokrasilerin kendi çelişkilerini bünyelerinde barındırdıklarını mı
söylüyorsunuz?
Hayır. O doğru değil. Demokrasi kanunların hakimiyetidir. Demokraside
cezalandırılamayacak, yani sorumsuz bir kişinin siyaset yapması mümkün
değildir. Şimdi birisi çıkıyor bu en temel kurallardan birini ihlal
ediyor. Kimse de bir şey söylemiyor. Burada artık bir demokrasiden
bahsedebilir miyiz? Bu duruma müdahale edilmesi, /*"dur"*/ denilmesi
lazım. Yoksa demokrasi zaten yok olmuş demektir. Ama burada onu yok eden
kadar, yok edilmesine göz yumanlar da sorumludur.
Kim yapacak bunu?
Kim yapacak sorusunu sorduğun an senin ülkende demokrasi yok demektir,
çünkü demokrasi karşılıklı güçlerin birbirini denetledikleri bir
rejimdir. Bunun adı artık ohlokrasidir. Güruh yönetimi. Güruh bir şey
demiyorsa ne yapalım değil mi? Bir adım sonrası da büyük İtalyan
felsefecisi ve tarihçisi Benedetto Croce'nin o enfes tanımıdır:
Onagrocrazia. Eşekler yönetimi anlamına gelen bu terimi Croce İtalyan
faşist rejimi için icat etmiştir. Bazı toplumlar şu yolu izler:
Onagrokrasi-Ohlokrasi-Demokrasi; bazıları da tam tersine
Demokrasi-Ohlokrasi-Onagrokrasi. Birincisi yücelen toplumların yoludur;
ikincisi de batmakta olan.
Emrah Akkurt
Odatv.com
------------------------------------------------------------------------
a45UyF587661-150530103607 Oraj Poyraz [email protected]
2015/05/30 16:42 4 58 1 undefined [email protected]
Yarini dusunmekle vakit kaybetme, nasilsa birileri dusunur.
Moskova Buyukelcisi
Halil Akinci
Resulullah sav buyurdular ki:
Dunyada ipegi, ahirette nasibi olmayanlar giyer.
Buhari, Libas, 25; Muslim, Libas 6, 2068
Nesai, Zinet 91,8, 201
PEZEVENK
. . . . . .
Dunya ahvalinden haberi yoktur
Sohbeti din ile acar pezevenk
Komsusu ac iken kendisi toktur
Sanki melek olmus ucar pezevenk
. . . . . .
Karanlik islerde ziplama ister
Evine granit * kaplama ister
Dunya mektebinden diploma * ister
Insanlik dersinden kacar pezevenk
. . . . . .
Herkesin kabina cesmesi akmaz
Erkek sinekleri hareme sokmaz
Fakir komsusunun yuzune bakmaz
Selamsiz sabahsiz gecer pezevenk
. . . . . .
Sanirsin Allah la akde oturmus
Cennete giderken macun goturmus
Huriler i dizip isi bitirmis
Simdi gilmanlari secer pezevenk
. . . . . .
Aydinliga dusman yobazin dolu
Hu cekerken sismis agzinda dili
Erbabi, ulkede bunlardan dolu
Durmadan zehrini sacar pezevenk
A$ik ERBABI
Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : [email protected]
Gruba uye olmak icin : [email protected]
Gruptan ayrilmak icin : [email protected]
Grup kurucusuna yazmak icin : [email protected]
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz :
http://orajpoyraz.blogspot.com/
--
You received this message because you are subscribed to the Google Groups
"Gugukluhayat" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email
to [email protected].
To post to this group, send email to [email protected].
Visit this group at http://groups.google.com/group/gugukluhayat.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.