Sayın Guguklu Hayat grubu uyeleri,
51
Yazar Samanyolu Haberden, yani Fitnebaz Cemaat(The Sinister Fraternity)
mensubu.
RTE’nin dış politikada yaşadığı ve yaşattığı keskin dönüşleri,
savrulmaları anlatmış.
Tuhaftır, yazarın cümleleri The Cemaat’in gazetesinde umulmadık bir
şekilde kontradan gelmiş.
Tespitler genel olarak doğrudur. Ancak, ne yapılması gerekir sorusunun
cevabı yoktur.
Ayrıca RTE’nın zombileşme sürecinde The Cemaat’in ve tetikçilerinin
sorumluluğunu hiç anlatmamış, yine The Cemaat‘in ülkenin milli ordusuna
karşı Amerika nam ve hesabına tetikçilik yapmasını hiç anlatmamış.
Bana ilginç gelenler şunlar.
Üç seçim döneminin sonunda ve bu arada ülkenin daha bağımsız bir dış
politika izlemesini öneren milli ordusunu tasfiye ettikten sonra, gerek
The Cemaat, gerekse AKP çevrelerinin aynı noktaya gelmiş olması çok ilginç.
Daha bağımsız, Avrasyacı bir dış politika öneren bu yüzden günah keçisi
ilan edilen TSK personeli haklıydı.
RTE’nin ülkenin başını binbir çeşit belaya soktuktan sonra Şangay
Beşlisinden bahsetmesi de bir zorunluluk ama bu da doğru bir yaklaşım.
The Cemaat nam ve hesabına yazdığını düşündüğüm bir köşe yazarının
tespitleri ve bu tespitlere dayalı olarak ima ettikleri de doğrudur.
Peki ama ne yapmak lazım?
Ülkemiz ekonomisini finanse eden küresel zenginlere nasıl sırtını dönecek?
Bu zenginler Amerikan devlet aygıtını ve donanmasını üstümüze sürdüğünde
nasıl bir tedbir alınacak?
Yine aynı zenginlerin para operasyonları nasıl önlenecek?
Halk ülkeye yaşatılan ekonomik kriz ve bozulan asayiş yoluyla terbiye
edilirken nasıl lider ve bir kadro etrafında toplanacak?
Halka kan ve gözyaşı vaadini kim, hangi iman esaslarına göre verecek?
Benim düşüncem, su yolunu bulur, bulacaktır.
Türk halkı arzu ederse kendisi uyanır, bu olmazsa zaten duvara
toslayınca artık uyuma imkanı kalmayacaktır.
Türk halkı isterse dersi derste öğrenir, bunu yapmaz da tembellik
ederse, iş başına geldiğinde zaten başını taşlara vura vura taşın sert
olduğunu öğrenecektir.
Büyük ihtimal Türk halkı, Osmanlı 1700‘lerden beri ne yaşadıysa benzeri
bir tecrübeyi bir kere daha yaşayacak, bolca kan ve gözyaşı döktükten
sonra biraz daha küçülmüş bir şekilde bu vartayı atlatmış olacaktır.
Umutsuz olmamın sebepleri vardır.
Benim önerim, Kürtlerin aklını başına alması, ötekileşmeye, didişmeye
bir son vermesi.
Türkiye ve Türk halkını oluşturan kalabalıkların kendisini bekleyen
büyük badireye topluca, bir büyük seferberlikle hazırlanması.
Tek yürek, tek bilek, tek millet olarak güçlü bir devletin, güçlü
ordularının sağladığı caydırıcılık, güven ortamında günden güne
zenginleşmenin, bilinçlenmenin keyif ve konforunu sürmesi.
Ben her şeyden önce zenginlik ve refahın önemini vurgulamak isterim.
Eğer Osmanlı zenginlik üretebilseydi, ne Sırplar, ne Ermeniler, ne de
Rumlar çekip gitmek istemeyecekti diye düşünüyorum.
Ve bu gün eğer ABD yeteri kadar zenginlik üretemez ise onun da birkaç
eksende kolayca bölüneceğini öngörüyorum.
*Etnik ya da dini gerekçelerle ötekileşenler ve ötekileştirilenler hep
olacaktır.*
Bunların toplumun genelini etkileyecek güç ve orana ulaşmasını
engelleyecek tek şey ortaya konmuş büyük bir pastadır.
Pasta küçük, paylaşanlar çok olursa daha çok ve kolay kavga çıkacaktır.
Pasta çok, paylaşanlar az olursa paylaşmak çok daha kolay olacaktır.
İkinci olarak zaman çok önemlidir.
Milletlerin rehabilite olması bir zaman işidir.
Kürtlerin ötekileşme psikozundan kurtulması, her iki halkın günden güne
daha çok kaynaşması ancak güzellikler içinde, refah ve mutluluk içinde
beraberce yaşanan ve paylaşılan çook uzun zamanlar olduğunda mümkün
olacaktır.
Eğer, bunlar başarılabilirse, gerek Kürt etnik bölücülüğü, gerekse
politik İslam talepleri zaman içinden kendiliğinden arkaik, folkorik,
geçmişe ait tuhaf anılar haline dönüşecektir.
Bu gün biz Ege Bölgesinde eşkiyalık yapan, isyan eden, işbirlikçilik
yapan, tenkis edilen, milli orduya yardım eden her türden efeyi ve
çeteyi tarihin cilve ve cümbüşleri olarak hatırlıyoruz. Bu şekilde
PKK’yı da bir gün benzer şekilde tarihte bir ayrıntı, bir yaşantı olarak
görmek mümkündür.
Bunların başarılması için çok fantastik gereksinimler yoktur. Aslında
konu çok da ideolojik bir konu değildir. Halkı birbirine karşı sert
tepkimelerden koruyacak her türden tedbir işleri kolaylaştıracaktır.
Daha çok demokrasi, daha çok insan hakları, daha çok hukukun üstünlüğü,
daha düzgün çalışan devlet aygıtı, siyasi, mali, idari, hukuki yönden
daha iyi denetlenen hükumetler, bolca uzlaşma, daha aydın devlet ve
fikir adamları, halk için daha çok sağduyu.
Her gün taş üstüne bir taş koysanız zaman içinde ortaya çok büyük
yapılar çıkar.
Sevgi, saygı, bilgi ve bilgelik, kararlılık, sabır, uzlaşma ve zaman.
Bunlar yeter.
Kanlı mı olacak, kansız mı olacak tarzı politik söylemler, halkı
birbirine düşman gösteren politikacılarla elbette bunların başarılması
mümkün değildir.
İşte buradan halkın sağduyusu önem kazanıyor.
Bana göre bu güne kadar bu topraklarda yaşayan halkın iyi bir sağduyu
örneği olduğunu söyleyemem.
Halk hemen her zaman kendine klavuz olarak bir karga bulmakta çok mahir
olmuştur. Saygısız, sevgisiz, uzlaşma bilmeyen ve tanımayan, şiddeti,
kavgayı bir yöntem olarak kabul eden liderler ve kadrolar elbette
huzursuzluk, kavga ve düşmanlık üretecektir.
İşte beni umutsuzluğa yönelten şey budur. Halkın sağduyusunun son derece
zayıf olması.
Oraj POYRAZ
L2fSIJNoA0xfSNxA
------------------------------------------------------------------------
Aydoğan VATANDAŞ : BOP Eş Başkanlığı'ndan, NATO'dan kopma sürecine mi
?
<http://www.samanyoluhaber.com/yazar/aydogan-vatandas/BOP-Es-Baskanligindan-NATOdan-kopma-surecine-mi/1090998/>
İkinci dünya savaşının galibi olan dönemin üç büyükleri, İngiltere,
Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin, Şubat 1945’de
Yalta Konferansı’nda bir araya gelmelerinin hemen ardından Sovyetler
Birliği, 19 Mart 1945 tarihinde Türkiye’ye nota verdi ve 1925 Dostluk
Antlaşması’nın, II. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen yeni duruma uygun
olmadığını ve */“esaslı değişiklikleri”/* gerektirdiğini belirtip feshetti.
Türkiye, Sovyetlerin bu saldırgan ve tehditkar tutumunun ardından
İngiltere’nin desteğini aradıysa da savaştan yorgun düşmüş olan
İngiltere, Türkiye’nin talebini karşılayamadı.
Türkiye 4 Nisan 1945 tarihinde Sovyetler’e verdiği cevapta Sovyetlerle
dostluk ilişkilerini sürdürmek istediğini belirtse de, Sovyetlerin
cevabı Kars ve Ardahan’ın Sovyetler’e bırakılmasının yanısıra,
Boğazlarda askeri üs talebi oldu.
Türkiye’nin 1946’da çok partili sisteme adım atması, işte bu jeopolitik
gerçekliğin neticesi olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin Sovyet tehdidine
karşı güvenlik ihtiyacını ABD karşıladı.
ABD, 1944’de ABD’de vefat eden Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Münir
Ertegün’ün cenazesini 6 Mart 1946’da, Amerikan Donanması’nın en büyük
savaş gemilerinden olan Missouri Savaş Gemisi ile İstanbul’ a
gönderilmesine karar vererek Türkiye’yi Sovyetler’e bırakmayacakları
mesajını verdi.
Dönemin ABD Başkanı Truman daha sonra Truman Doktrini olarak anılacak
olan 12 Mart 1947 tarihli kongre konuşmasında ABD’nin Yunanistan ve
Türkiye’ye yardım politikasını açıkladı. Türkiye’nin 1952’de NATO’ya
girmesi süreci böyle hayata geçti.
Bu gelişmelere paralel olarak 14 Mayıs 1950’de Türkiye’de CHP’nin 27
yıllık iktidarı kapandı ve Adnan Menderes liderliğinde 10 yıllık
Demokrat Parti dönemi başladı. Türkiye güvenlik kaygısıyla çok partili
sisteme geçtiğinde tam demokrat bir ülke olmadı, askerlerin kontrolünde
bir demokrasi sürecine girmiş oldu.
Türkiye’nin güvenlik gerekçesiyle girmiş olduğu NATO şemsiyesinden
uzaklaşma eğilimleri olduğu dönemlerde Türkiye’de demokrasi kesintiye
uğradı ve sistem yeniden dizayn edildi.
1989’da Sovyetlerin çözülmesi ile birlikte NATO’nun dağılmaması için
geleceğe dönük yeni bir tehdit değerlendirmesi yapılması gerekiyordu ve
yeni tehdit uluslararası terör örgütleri ve bu örgütlerin kitle imha
silahları edinme ve kullanma ihtimali olarak tanımlandı. Türkiye’nin
soğuk savaş sonrası eskisi gibi stratejik önemi olacak mı tartışması
sürerken, Türkiye kendisini yepyeni bir rolün içinde buldu.
11 Eylül 2001 saldırıları ardından gelen ve Bush doktrini olarak geçen
Büyük Ortadoğu Projesi, İslam dünyasında demokrasinin ve özgürlüklerin,
serbest pazar ekonomisinin desteklemesi yaklaşımını içeriyordu. Türkiye
seküler demokrasisi ve Müslüman kimliği ile İslam ülkelerinde beliren
batı karşıtı, şiddeti öneren İslamcılığın önüne geçebilir ve bir örnek
olarak belirebilirdi.
AK Parti’nin 2002’de iktidara gelmesi, ABD ve AB’de büyük kabul görmesi,
Başbakan Erdoğan’ın Büyük Ortadoğu Projesi’nde */‘Eş Başkan’/* olarak
ortaya çıkması, Türkiye’nin İspanya ile birlikte Medeniyetler İttifakı
inisiyatifinin liderliğini üstlenmesi hep bu doktrinin uygulanması ile
ilgiliydi.
Erdoğan’ın psikolojik analizini yapanlar, Kadir Mısıroğlu gibi isimler
vasıtasıyla Erdoğan’ı BOP’a ikna ederken */‘Hilafet’/* temasını,
Erdoğan’ın İslam dünyasının lideri olabileceği fikrini bir motivasyon
aracı olarak kullandılar.
Arap Baharı ile birlikte Erdoğan, İslam Dünyası’nda örgütlü durumda
bulunan Müslüman Kardeşler üzerinden bu projeye tutkulu bir şekilde
inanmaya başladı.
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı zira Arap dünyasında hem böyle bir
isteklilik yoktu hem de Mavi Marmara olayında Erdoğan’ın ve Türkiye’nin
İsrail’e karşı aslında her hangi bir gücünün olamayacağı gerçeği ortaya
çıktı. Erdoğan, İslam dünyasının lideri olabileceği rüyasını görürken,
Türkiye Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kazanımlarını bir bir kaybetti.
Görülen bu rüyanın kabusa dönmesinin nedenlerinden biri, ABD’ye
fazlasıyla duyulan güven oldu. ABD ve Türkiye, Suriye konusunda 2012’de
aynı sayfada iken, 2013’te Türkiye Suriye’de yalnız kaldı ve Esed
rejimine karşı her türlü yolun denenmesi fikrini benimsedi.
İşte bu tercih tuzaktı ve Erdoğan’ın bu fikri benimsemesinde İran-Rusya
faktörü önemli bir yer tutuyordu. Esed’in yerine El Kaide-İŞİD
çizgisinin gelebileceği ihtimali ABD’yi Esed-İran tezlerine yaklaştırdı
ve Türkiye hem yalnızlaştı hem de adı terör örgütleri ile anılan bir
ülke haline geldi.
Polis’in önüne Rıza Sarraf olayının konulması sonuçları itibariyle
bakıldığında basit bir olay değildir ve yukarda anlattığım kapsam
içerisinde değerlendirilebilir.
İran’ın bölgesel vizyonu, nükleer güce erişerek Ortadoğu’da ve İslam
dünyasında dengeleri lehine değiştirmek fikri üzerine kuruludur. Bu
süreçte, İran, Türkiye’yi NATO’ya ve ABD’ye karşı bir enstrüman olarak
da kullanmış, pazarlık gücünü artırmıştır.
Erdoğan’ın Şangay Beşlisi söylemi, Çin füze sistemi tercihi yine bu
kapsamdadır.
Erdoğan, geçen yıl Ermeni meselesinde açılım yapma işareti verirken bu
yıl çok daha keskin bir söylem içerisinde. Bunun nedeni ABD Başkanı
Obama’nın bu yıl */‘Ermeni Soykırımı’/* ifadesini kullanabilme
ihtimalidir. Bu yıl böyle bir şey olursa, bu Erdoğan’ı seçimler
öncesinde daha milliyetçi bir söyleme itecek, aynı şekilde NATO
vizyonundan biraz daha uzaklaştıracaktır.
11 Eylül’den sonra İslam dünyasının demokratikleşmesi doktrini gündeme
geldiğinde ABD’de İslam dünyasıyla uzlaşmaya karşı, çatışma tezini
dillendiren çok büyük bir lobi bulunuyordı ve o lobi bugün ABD’de
İŞİD’in de yükselmesi ile sesini daha da güçlendiriyor.
2002’den sonra AKP’yi destekleyen akademik çevreler biraz da
yazdıklarının çöpe gittiği düşüncesiye mahcubiyet içerisinde ya hayal
kırıklıklarını ifade ediyorlar ya da susmayı tercih ediyorlar.
Erdoğan, girdiği bu süreç dolayısıyla bilerek ya da bilmeyerek
*/‘Medeniyetler Çatışması’/* lobisinin ekmeğine yağ sürüyor.
------------------------------------------------------------------------
a45UyF587661-150319154352 Oraj Poyraz [email protected]
2015/03/20 00:15 51 72 4 undefined
Ne zaman kendinizi cogunlukla ayni tarafta bulursaniz;
durup dusunmenin zamanidir.
Mark Twain
Nisa Suresi nin 42 inci Ayeti de Risale-i Nur a isaret ediyormus...
Ayetin anlami:
- Eger hasta olur yahut yolculuk yaparsaniz, ya da herhangi biriniz
buyuk abdestini yapar veya kadinla cinsi birlesmesi olursa iste o zaman
suyu bulamadiginda -temiz toprakla teyemmum etsin
Said-i Nursi ye gore: Bu ayetteki Temiz Toprak sozuyle, Risale-i Nur a
isaret edilmistir.
Ayetin isaret anlami soyledir: Yuce Allah diyor ki: 1357 yilinda; Manevi
Ab-i Hayat in kaynaklari kapatildigi zaman, temiz topraga yonelin!
Onda bir yasayis kaynagini ve nur madeni bulursunuz
Bu ayetin ozellikle Risale-i Nur u anlattigini gosteren iki delil vardir
Said-i Nursi bu iki delili, uzun, uzun anlatir kitapta.
Derleyen: Osman Turkoguz
INANCLARA VE AKLA AYKIRI BIR YAKLASIM, NURCULUK.
Yalan soyleyin mutlaka inanan cikacaktir. Olmazsa yalana devam edin. Bir
seyi ne kadar uzun sure tekrarlarsaniz, insanlar ona o kadar fazla
inanirlar.
Joseph GOEBBELS
(Hitler in Propaganda Bakani)
Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : [email protected]
Gruba uye olmak icin : [email protected]
Gruptan ayrilmak icin : [email protected]
Grup kurucusuna yazmak icin : [email protected]
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz :
http://orajpoyraz.blogspot.com/
--
You received this message because you are subscribed to the Google Groups
"Gugukluhayat" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email
to [email protected].
To post to this group, send email to [email protected].
Visit this group at http://groups.google.com/group/gugukluhayat.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.