Açılım politikasını sonucudur bu?
Söyleyip durduk.
Sınırlar olacaksa, birileri bir taraflara geçemez.
Şimdilik bu iş tek taraflı işliyor.
Türkler Kürt bölgelerine gidemiyor.
Bir de bunun ters tarafı var.
Kürtlerin Türk taraflarına gidemediği zamanlar olur.
Böylece devletler ve milletler ayrışmış olur.
Bulgaristan, Yunanistan böyle doğdu.
Irak, Suriye böyle ayrı devlet oldu.
Yeni bir keşif değildir.

Bir de bu ayrışmanın ayrıntıları var.
Mide bulandırıcı ve iğrenç olacak.
Katliamlar, etnik arındırmalar, muhacirler, nüfus değişimleri falan.
Daha önce bu da oldu.
Yeniden olur, tarih tekerrürden ibarettir çünkü.

Ondan sonrasını da anlatayım.
Kürtler ve Türkler arasında milyon  yıl sürecek bir kan davası başlar.
Ermenilerle ne olduysa aynısı olur.
Hiç şaşırmayın, olmaz demeyin.
Böyle olur, netekim daha önce hep böyle olmuştu.


Oraj POYRAZ
L2fSIJNoA0xfSNxA

------------------------------------------------------------------------


  Prof. Dr. Ali Demirsoy: Bu ülkenin neresine kim elini kolunu
  sallayarak gider?

Yöneticilerimiz sık sık siyasi rakiplerine, Hakkâri’ye, Batman’a ya da
doğudaki bir ile *"git de seni göreyim"* diyerek bir çeşit onları halkın
gözünde aşağılamaya çalışıyor.
Aslında bu ifade dahi birilerinin yönetiminin zafiyetini ve şu anda
düştüğümüz durumu göstermektedir.
Bilindiği gibi herkesin anayasaya göre seyahat özgürlüğü vardır ve bu
özgürlüğü sağlama ise o anda yönetimde bulunan yetkililerin sorumluluğudur.
Bunu halktan biri söylese dinler geçersiniz.
Ancak yasaları uygulama ve anayasanın amir hükümlerini yerine getirmekle
sorumlu olan yetkili ve sorumlu bir kişi bunu söylüyorsa, en azından
anayasal bir suç işliyor demektir.

Hiç birimizin onaylamadığı, bugünkü yönetimin ve muhaliflerin akşam
sabah aşağıladığı, hatta o gün övgüler dizip, bugün ağızlarından zehir
akıttıkları 12 Eylül 1980 Darbesinde de, vatandaşların ve yöneticilerin
bugünkü gibi bir ilden öbür ile elini kolunu sallayarak gidebilmesi
mümkün değildi.
Karslı Erzurum’dan, Erzurumlu Kars’tan, Tuncelili Elazığ’dan, Elazığlı,
Tunceli’den geçemiyordu; başta doğu illeri olmak üzere birçok il mayın
tarlası gibiydi.
Bizzat benim Erzurum plakalı olan arabam birçok ilde bu nedenle boydan
boya çizildi, aynaları ve silecekleri kırıldı, lastikleri şişlendi.
O günü lanetleyenlerin bugün aynı eylemleri hem de en demokratikleşmiş
ülke diye diye siyasi bir silah olarak kullanmaları doğrusu Türk
demokrasisinin aynası gibi görünmektedir.
Bana yapıldığı zaman faşizm, baskıcı rejim ya da yönetim; karşımdakine
yapıldığında düzeni ve demokrasiye koruma oluyor…

İş belli ki birçok çevreye göre *"dünyada hiçbir ülkeye nasip olmayan
bir biçimde"* çok daha demokratik aşamalara ulaşmak üzere; öyle ki
sadece muhalifler değil, basında çıkan haberlere göre birçok ilimizde
kolluk kuvvetleri de elini kolunu artık sallayarak ortalıkta
dolaşamıyormuş; devletin bayrağı (başka bayraklara bu kısıtlama yokmuş)
resmi yerler de dâhil hiçbir yerde asılamıyormuş.
Milisler olarak adlandırılan Türkiye cumhuriyeti düşmanları her yerde ve
yollarda denetim yapıyorlarmış.
İyice demokratikleşmişiz de haberimiz yok…

Bir yere gidemiyorsanız, orayı yitiriyorsunuz demektir

Belli ki Türkiye’nin bir yanı bir tarafa, öbür yanı da başka bir tarafa
gidiyor.
Yetkililer de Karadenizli hemşerimin oynadığı rolü oynuyor.
Belki duymamışsınızdır, bir de ben anlatayım:

Karadenizli hemşerimiz Ankara’dan trenle İstanbul’a gidiyormuş;
Eskişehir’de tren biraz uzun durduğu için inmiş, bir haşhaşlı çörek
almış yanına da bir ayran; etrafa bakarak yerken; gelmiş olduğu tren de
hareket edip uzaklaşmış.
Ancak Eskişehir aksi yönde giden trenlerin karşılaştığı (telaki) yer
olduğu için, bu arada İstanbul yönünden gelip de Ankara’ya gitmekte olan
başka bir tren hemşerimizin geldiği trenin hemen arkasında duruyormuş.
Karadenizli hemşerimiz, treni kendisininki sanarak içeri dalıp, kendi
kompartımanına denk gelen yere girip oturuyor.
Ancak kompartımanda oturanlar daha öncekilere benzemiyor.
Bir süre gidiyorlar ve Karadenizli hemşerim karşısındakilere dönerek:

- Hemşerim nereden gelip nereye gidiyorsunuz?

Biri İstanbul’dan gelip Ankara’ya, öbürsü İstanbul’dan gelip Kayseri’ye,
bir diğeri Erzurum’a ve öbürsü Kars’a gittiğini söyleyince, Karadenizli
hemşerim:

- Görüyor musunuz, tekniği, uygarlığı (bizim söylemimizde demokrasiyi),
trenin bir yarısı İstanbul’a diğer yarısı Ankara’ya gidiyor; medeniyet
(bizim söylemimizde demokrasi) dediğin demek ki buymuş.
Türkiye’nin durumu ve yönetim anlayışı da böyle görünüyor.

Aslında son birkaç yılda çok ilginç gelişmeler, talepler ve konuşmalar
oluyor.
Birileri hiçbir kurala ve yasaya bağlı olmadan bir şeyler istiyor, bir
diğeri de açılım ve demokrasi diye bir şeylere göz yumuyor.
İsterseniz söz Karadeniz’den açılmışken, Rizeli iki kardeşin miras
(Türkiye’nin mirasını kast etmedim!
!
!
) bölme öyküsünü anlatalım: İki kardeş atalarından kalan mirası bölmeye
kalkışıyorlar.
Aslında büyük kardeş yaşı itibariyle de olmalı ki, çok daha emek vererek
bu mal birikimine çok daha fazla katkı sağlamış.
Küçük kardeş herhalde birilerinden akıl ya da destek almış olmalı ki,
masaya oturduklarında, büyük kardeşe:

- Dağdaki tarla senin olsun, kıyıdaki benim; dağdakinin havası iyidir;
kıyıdakileri sinek dolu; bu nedenle kıyıdakini ben alayım.

Büyük kardeş:

- Uyyy, öp beni…

Küçük kardeş devam ediyor:

- Aşağıdaki babamızın köşkü fare dolu, havası basık, romatizma yapıyor,
damı akıyor.
En iyisi onu ben alayım.
Yayladaki çatmayı sen al; kazıklar üzerine oturduğu için fare de
çıkamaz; altı boş olduğu için eser, serindir.

Büyük kardeş:

- Uyyy, öp beni…

Küçük kardeş devam ediyor:

- Fındık, çay ve mısır tarlaları benim olsun.
Onlara her sene ilaç atmak, bakmak ister; yayla da senin olsun ferah
ferah keçi otlatırsın.

Ağabey:

- Uyyy, öp beni…

Bu istekler böyle devam ederken, konuşmalara tanık olan oradaki biri
ağabeye yanaşarak:

- Uşağım niye uyy uyy öp beni diyorsun?

- *"S…
lirken öpülmeyi çok severim"* der.

Emek çekilmeyen şeyin değeri bilinmez

Açılım ve demokrasi velvelesi arasında birileri her gün bir şey istiyor;
2014.09.13 tarihinde doğudaki bazı illerimizin yerel yöneticileri,
siyasi bağımsızlığın yanı sıra mali bağımsızlık da talep ediyor; bu
devleti üniter bir yapıda tutmaya yemin etmiş yönetici kesim de
duymazlıktan gelerek, cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında çadır çadır
dolaşarak *"Mursi ve Esad"* hikâyesi anlatıyor.
Batı gazetelerinin ve bazı diplomatların yönetimimizin dünyanın en vahşi
ve aşağılık çetesi olarak adlandırılan ISİD ve Müslüman Kardeşler ile
olan yakın ilişkisini (doğruluğu bir zamanlar bizden giden tırlardaki
malzemenin ne olduğu inanılır bir şekilde halka açıklandığında belli
olacaktır) dünyaya ilan etmesini duymazlıktan geliyor.
Stratejik ortaklarımız (!), Ortadoğu sorununa ve baş belası ISİD
sorununa, Türkiye dışında, bir zaman sonra Türkiye’ye karşı duracak
güçlerle çözüm arıyor.
Türkiye yönetimi pişkinlikle bunları seyrediyor; ama görünürde sadece
seyrediyor…
Türkiye ve bu coğrafya, bu yönetimlerce çok şeye gebe bırakıldı ya da
birileri tarafından gebe bırakılmasına destek sağladı.
Doğumun uzak olmadığı anlaşılıyor.
Kuşkunuz olmasın doğacak çocuğun niteliği ne olursa olsun, başına
demokratikleşme diye bir sıfat eklenerek, bu basiretsizlik giderilmeye
çalışılacaktır.

En kolay harcanan baba parasıdır.
Çünkü emek verilmemiştir.
Cumhuriyet kurulurken bu toprakların kurtarılması için verilen emekleri,
dökülen kanları, çekilen eziyetleri bu kuşağı anlayamadığı; sadece
yalınkat yazılmış olan eğitim kitaplarında *"anladıklarından da
kuşkuluyum"* okudukları ile yetindikleri görülüyor.
Bir karış toprak için yitirdiklerimizi bu nedenle anlayamıyor;
*"demokratikleşme adına"* birilerine egemenlik hakkını ve toprakları
aşama aşama bağışlamaya hazırlanıyor.
Hatta en yetkili bakanımız: Ermenilere *"bir gün topraklarınıza
döneceksiniz"* diyerek yeni sorunlara kapılar açıyor.

Demokrasi lafla olmuyor

Bu ülkede inancını egemen olan inançtan; alt kimliğini egemen toplum
kimliğinden (resmi olarak tersi söylense de) farklı gören herkesin, eşit
hakka sahip olması, olanaklardan aynı şekilde yararlanması gerekiyordu.
Doğrusunu isterseniz bunu tam anlamıyla başaramadık; sadece kitaplarda
ve yasalarda yazılı kaldı.
Bu nedenle talepte bulunanlar benimsemesek de birçok bakımdan haklı
olabilirler.
Ancak şu anda üniter yapıya yemin etmiş ve bunu yıllar boyu yaşatmaya
çalışmış bir ülke için, bu miras davası, basit bir bölünme davası olamaz.
Üstelik de bu devletin kurulmasında hiçbir katkısı olmayan bu günkü
yöneticilerimizin iki dudağının arasından çıkacak sözlerle hiç olmaz…

Eğer yöneticilerimizin söylemlerinde sık sık dile getirilen illa ki
kadim haktan yola çıkıyorsak, kendini Bizans’ın uzantısı olarak ilan
eden Yunanlılarla, tapulu mallarını bırakmış Ermenilerle, bir yerlerde
Gürcülerle, hatta Araplarla masaya oturmak ve taleplerini ciddiye almak
zorunda kalabiliriz.
Demokrasiye inanmayanların demokrasi çikleti bu ülkeye hatta bu
coğrafyaya çok pahalıya mal olacak gibi görünüyor.
Türkiye’nin de her türlü desteği ile *"demokrasi getireceğiz diye
sahneye konan Ortadoğu Projesinde"*, bu coğrafyanın mazlum halkı (Fas,
Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Irak, Yemen) kan çanağında boğuluyor.
Görmeyenler ve ders almayanlar kördür ya da haindir…

*"Git de göreyim"*sözü Anayasayı ihlaldir

Durum çoğumuzun düşündüğünden daha karmaşık ve vahim olabilir.
Çünkü bir ülkenin bir yanında konuştuğumuzu, öbür tarafında aynı
açıklıkla dile getirmeye cesaret edemiyorsak, bunu yapmaya kalkışanları
koruyamıyorsak, hatta siyasi rakiplerimizi *"git de görelim"* diye
korkutmaya kalkışıyorsak, bu üniter yapı bu insanların elinde hasara
uğramış demektir.
Bu da anayasal bir suç olmalı…

Üniter devlet ve yerleşik demokrasi, her kesimdeki her görüşteki
insanın, korkusuz bir şekilde elini kolunu sallayarak, herhangi bir
güvenlik önlemine gerek duyulmadan, istediği yere istediği zamanda
gidebilmesi ve düşüncesini çekinmeden açıklayabilmesi demektir.
Bunun böyle olmadığı, her ne kadar yönetimdekilerin muhaliflerini
sıkıştırması için söyleniyorsa da, bizzat başbakanımız tarafından, *"git
de göreyim"*, sözüyle açıkça dile getirilmiştir.
Aslında aşağılamaya çalıştığı bu kesimin oraya gitmesini bizzat
hükümetin sağlaması gerektiğinin anayasa ile kendilerine verilmiş bir
görev olduğunu unutarak.
Unutmamak gerekiyor ki, bugün muhaliflerin gidemediği yere, yarın bu
nutukları atan yöneticiler de gidemeyebilir.
İşte o zaman Çanakkale, Dumlu, Sarıkamış, Kafkaslar, Galiçya, Akabe
körfezinde yatanların kemikleri sızlar…

Büyük bir şansımız var.
Bu trenin her iki tarafında oturan insanlar ölülerini hala aynı
mezarlığa gömüyor; kız alıp veriyor; birbirlerinin türküsünü söylüyor;
aynı oyunları oynuyorlar.
Aslında büyük bir kısmımız aynı yöne gitmek aynı hedefe ulaşmak istiyoruz.
Bütün kışkırtmalara karşın, ülkemizdeki insanların büyük bir kısmı yine
de birlikte yaşamak istiyor.
İnsanları tek tek aldığımızda, bir masaya oturduğumuzda, çoğunluk
kimliğimizin hiç dikkate alınmadığını görüyoruz.
Aynı teknenin hamuru olduğumuz anlaşılıyor.
Ancak bu ayrılık, siyasilerin söylemleri ve kışkırtmaları ile şekilleniyor.

Din ve ırk şovenizmi ayrımcılığın tek kaynağıdır

Çocuklara dikkat ettiniz mi?
Bir çocuk bahçesinde farklı toplumlardan gelen çocuklar birkaç dakika
içinde tek vücut olurlar.
Çünkü onlarda katılaşmış ırk ve din kavramları henüz gelişmemiştir.
Bu nedenle dünyanın neresinde olursa olsun, bir siyasetçi sürekli dinden
ya da ırktan, ırkçı milliyetçilikten dem vuruyorsa orada insanların
huzura kavuşması söz konusu olmamıştır; olmayacaktır da.
Dini eğitimi ve ırkçılıkla ilgili söylemleri ne kadar genç kitleye
indirmişseniz, çatışmaların dozu o kadar yükselecektir; toplumlar
arasındaki kırılganlık o denli artacaktır demektir.
Bunun için kâhin olmaya gerek yok; bu dünyada bu yüzden batağa batmış
onlarca ülkeyi izlemek yeterlidir.
Gücün dinden ve ırkçılıktan alan hiçbir siyaset tarafsız olamaz, adil
davranamaz; dolayısıyla özlenen demokrasiyi yerleştiremez.
Çünkü taraftır…

Bu siyasi söylem tarzı, özlediğimiz tarz değil, demokrasiye götürecek
yol hiç değil…

Ancak siyasi kültür yoksunu olan ülkemizde ağız dalaşları o denli kırıcı
ve saygısız bir tarza bürünmüştür ki, bunun yasalara ya da adabı
muaşeret kurallarına uyup uymamasına artık kimse bakmıyor.
Doğru eğitilmişler bu konuşmaları sadece, hayretle ve endişeyle izliyor;
çıkarcılar, yalakalar, yarınını bile düşünmekten aciz olanlar ise bu
ateşli nutukları robot gibi alkışlıyor.
Ancak bu konuşmaların en bilinmeyen yıkıcı tarafı, en çok izlenen
saatlerde, siyasi adaba uymayan bu konuşmaları ve hitapları yandaş
basının marifetmiş gibi tekrar tekrar vermesidir.
Böylece tuttukları liderin, muhaliflerini sözle şapa oturttuğu izlenimi
yaratılmasını, demokrasiye en büyük katkı olarak sunmalarıdır.
Ancak yaptıkları en büyük kötülük, kuşkusuz en etkili eğitim aracı olan
görsel basının, yetişmekte olan bu ülkenin masum gençlerine kavga,
saygısızlık, adap dışı konuşma, bir konuyu analiz etme yerine
saldırganlıkla bastırma, yani kavga üslubunu aşılamış olmalarıdır.
Yabancı ülke deneyimi olanların, *"ülkemizdeki insanlar niye bu kadar
gergin, kavgacı, tahammülsüz?"* sorularının yanıtı da verilmiş olur.

Bir yerlere neden gidemediğimin hesabını sormayı kimse akıl edemiyor

Ancak ne hikmetse şu soruyu hiç kimse şu andaki yöneticilere sormayı
akıl edemiyor.
Muhalefetteki partiler sürekli kendilerine bir suçlama nedeni olarak
sorulan, *"git de göreyim"* sorusuna kem küm ederek yanıt veriyor; can
alıcı noktaya bir türlü parmak basmayı akıl edemiyorlar.
Yanıt olarak: *"Gidemiyorum; çünkü devlet olarak benim güvenliğimi
sağlayamıyor; anayasal suç işliyorsun"* diyemiyor.
Akıl ediyor olsalardı, muhalefette de olmazdılar ya…

Ey yönetici!
Hakkâri, Bitlis, Ağrı, Van, Muş, Diyarbakır’ı *"el kol sallanarak
gidilmesi sakıncalı olabilecek iller olarak görülmesini"* muhalif
partiler ve hatta hükümet mensupları açısından malum nedenlerle anlarım;
bir mazeret de bulabilirim.
Yönetimdekilerin bile oraya gittikleri zaman küçük bir ülkenin ordusu
kadar güvenlik gücünün eşlik ettiğini; güvenlik zafiyetinde de
bakanların bakkal dükkânlarına sığınarak kurtulduğunu biliyoruz.
Birçok ailenin çocuğunun kaçırılmasına seyirci kalındığını, kolluk
güçlerinin görevli olmadıkları zaman ortalıkta dolaşmadığını, Milli
Marşın artık çalınmadığını, bayrakların göndere çekilmediğini, okulların
yakıldığını, yolların yer yer çetelerce denetlendiğini, levhalarda
Türkçe açıklamaların küçük harflerle yerel dildeki yazıların altına
iliştirildiğini artık biliyoruz; kanıksadığımız da söylenebilir.
Bu iller belli ki kritik iller.

Ancak bir ülkenin gözbebeği olarak bilinen, en akıllı, bilgili, aydın,
dünyadan haberi olan, tartışma üslubunu doğal olarak geliştirdiği
varsayılan Türkiye’nin en gözde Üniversitelerine, örneğin ODTÜ, Ankara
Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ege
Üniversitesi’ne bir ordu eşlik etmeden elinizi kolunuzu sallayarak gelip
konuşabiliyor musunuz?
Vazgeçtik konuşmadan yeni bir yapının açılışını yapabiliyor musunuz ya
da haberli olarak ziyaret edebiliyor musunuz?
Bunu başardığınız zaman bu ülke demokrasiyi özümsemiş bir ülke olmuş
demektir; iftar sofralarında yapılan demokrasi tanımları ve övünmeleri,
sadece demokrasi kültürünü içselleştirmemiş olanların sırtını
sıvazlamadan öteye geçemeyecektir.

Bir toplumu analitik, özverili, saygılı ve haklara saygılı düşünce
yapısına ancak uzun yıllar ödünsüz, dogmadan uzak, bilimle yoğrulmuş
sıkı bir eğitimle ulaştırabilirsiniz; kavgacı ve çıkarcı toplum
yetiştirme en kolay yoldur.
Bunun en büyük tetikçisi de akşam sabah görsel basında ona buna hakaret
eden, yasaları göz ardı eden ve hukuku yönlendiren, kavgacı, hırslı,
yasal olarak suçlanmalardan aklanmamış yöneticilerdir.
Ne yazı ki, Türk toplumunda çıkarcılık, yalakalık, yasalara uymazlık,
kavgacılık, şiddet, darp, karşısındakinin haklarına tecavüz,
dolandırıcılık eylemlerinin hızla artmasını sadece endişe ile izlemekle
yetiniyoruz; bunu giderecek sosyal bir yapılanma için bir adım bile
atmıyoruz.

Geçen birkaç on yıl, bu ülkeye düşman bir kesimin yetiştirilmesi
amacıyla kuluçkaya konduğu ve yuvadan uçurulmaya kadar geliştirildiği
bir dönem olmuştur.
Üniter devlet karşıtı yetiştirilmiş bir genç kesimin varlığını
görmezlikten gelemeyiz.
Ahlaki açıdan da çöküntü yaşanmaktadır: İnsanlığın en yüz kızartıcı suçu
sayılan hırsızlık bile *"bal tutan parmağını yalar"* söylemi ile sıradan
bir davranış biçimine dönüştürülmüştür.

İşte bu duruma illa ki bir ad takma gereğini duyarsanız, ramazanlarda ve
bayramlarda zaman zaman seçimlerde konuşmaların ve nutukların çoğu
çadırda geçtiği için, buna *"Çadır Demokrasisi"* diyebiliriz…

Prof. Dr. Ali Demirsoy

2014.09.15

Değerli Kardeşim

Son günlerdeki istekler, söylemler, nutuklar ürkütücü olmaya başlamıştır.
Ülke içinde herkesin elini kolunu sallayarak her yere gidip düşüncesini
açıklama olanağı kalmamış; yemin edilen üniter yapının üstüne *"açılım
ve demokrasi"* örtüsü ile kara bulutlar çökmeye başlamıştır.
Herkes birbirine bu işin sonu ne olacak diye sormaya başlamıştır.
Belli ki bu coğrafya birçok olaya gebe; iyimser olanlar sadece tezgâhın
içinde olanlar.
Bu yazıyı okuyanlardan bazıları keşke yanıldığımı söylese…

 

 

------------------------------------------------------------------------

a45UyF587661-140916150847-01
^^^^^ <#BAS> - vvvvv <#SON>

 

Oraj POYRAZ

Babana riyet edersen, sende oglundan hurmet ve riayet bekleyebilirsin.

Hz.Ali




Yemin olsun, icinizden Cumartesi gununde azginlik yapanlari siz bilirsiniz.
Onlara soyle dedik: Asagilik maymunlar oluverin.

BAKARA SURESI: 65


 
Hz. Peygamber (a.s.) soyle buyurmustur:
Sizler horozun otmesini isittiginiz zaman Allah in fazlindan isteyiniz.
Cunku o melek gormustur.
Merkebin anirmasini isittiginizde de seytandan Allah a sigininiz. Cunku
o seytan gormustur.

Ebu Hureyre den (r.a.) bildirildigine gore:
Hadis No: 4908



Mehdi nin ayak seslerini duyuyorum
Direnmenin faidesi yok.
Mehdi gelecek, Seriat gelecek, adalet gelecek.
Osmanli Hilafet-i Islamiyesinin yikilmasindan sonra Muslumanlik aleminde
Kezzabiyyun, Deccaliyyun, Sufyaniyyun devirleri baslamistir.
Buyuk tahribat olmus, kutleler halinde irtidat gorulmustur.
Uzun suren kufur ve dalalet gecesinden sonra nihayet ufukta Mehdiyyet
fecr-i sadikinin nurlari gorulmeye baslanmistir.
Mehdi nin kuracagi Kur an, Sunnet ve Seriat duzeni oyle kolay kolay,
tereyagindan kil cekercesine zahmetsiz olmayacaktir.
Yakin gelecek, en dogrusunu Allah bilir, buyuk savaslara, igtisasa,
melhamelere, kiyimlara, $ikintilara gebedir.
Zahirde Musluman gorunen birileri, dunya hirslariyla Firat in altindaki
hazinelere saldirmislar ve buyuk kara ve necis servetlere sahip
olmuslardi, onlar helak olacaktir.
Islam dinini, dunyevi ve uhrevi ahkam tasnifine tabi tutan ve Seriatin
dunya ile ilgili hukumlerini goz ardi eden dunyevi=sekuler sozde
Muslumanlar feci sekilde aldandiklarini anlayacaktir.
Irak ta, Suriye de, Filistin de buyuk kanli savaslar cereyan edecektir.
Deccallar ve Sufyanlar tepetaklak olacaktir.
Batil gumbur gumbur yikilacaktir.
Musibetler toptan gelecek, kotulerin yaninda iyiler de zarar gorecektir.
Susuzluk, ekmeksizlik...
Evsizlik, barinaksizlik...
Ates ates ates...
Zelzele-i Kubra...
Bana dokunmayan yilan bir yasasin diyenleri buyuk yilanlar sokup
agulayacaktir.
Kezzablar, Deccallar, Sufyanlar sonuna kadar direnecek ve cok acilar
cekilecektir.
Haramla yapilmis yuksek binalar cokecektir.
Elektrikler kesilecek, butun seytani cihazlar calismayacaktir.
43 cu kattaki kasanesinden cihani nemrudane seyr eden gafil magrurlar
yuksek merdivenleri cikamayacaktir.
Kaddafilerin akli olsa, kanli iktidarlarindan feragat edip bir kuse-i
inzivaya cekilirler ama onlarda o akil nerede...
Zalimlerin en akillisi Zeynel olmus, cekip gitmisti.
Mubarek diretmisti ama diretmesi onu iktidarda tutmaya yetmemisti.
Saddam keske iktidardan vaz gecmis ve surgunu tercih etmis olsaydi.
Ahir zaman fitneleri baslamistir...
Deccallik, Kezzablik, Sufyanilik devirleri bitiyor.
Mehdinin ayak seslerini duyar gibiyim.
Kulaginizi yere koyun ve dinleyin...
Kur an, Sunnet, Seriat, adalet, guvenlik diye atiyor zeminin kalbi.
Direnmenin faidesi yok.
Mehdi gelecek, Seriat gelecek, adalet gelecek...
Tufandan sonra sukunet hukumran olacak.
Olenler olecek, kalanlar kalacak.
Iman ile olenler bahtiyar olacak; sirk, kufur, dalalet yolunda olenlerin
zarari buyuk olacak.
Bundan sonra Deccalperestlerin, Kezzablarin, Sufyanilerin isi bitiktir.
Ben hem Muslumanim, hem de Deccaliyim diyenler buyuk kayiptadir.
Rahmana iman ve itaat edeceksin, Taguta cephe alacaksin.
Ey Dresden (13-14 subat 1945 gecesi) ahalisi, ey modern Pompeililer,
Sodom ve Gomore halki, Bizans ve Roma...
Uyanin bu gaflet uykusundan...
Sezar mabetlerinin hepsi yikilacak.
Deccallik ve Sufyanilik devri sonuna geldi...
Mehdi zuhur, Isa aleyhisselam nuzul edecek.
Kimseyi altinlari gumusleri, dolarlari eurolari, Altin Buzagi sirketi
hisse senetleri kurtaramaz.
Sahih bir iman, ihlasli ibadet, kalb-i selim gerek kurtulmak icin.
Sende bunlar var mi?
Kesti-i Nuh hangi sahilde, biliyor musun?
Tufan yaklasiyor, kos gemiye gir, yoksa bogulur helak olursun...

Mehmet Sevket Eygi
Murtecilerin cok sevdigi ve onemsedigi fikir adami.



Gogsumde iman, basimda kurari ve elimde padisah fermani olarak geliyorum.
Basta Kemal olmak uzere Kuva-i Milliyeci subaylarin hepsini kesecegim,
Kemal'in kafasini padisaha goturecegim.

Anzavur Ahmet (Kuva-i Muhammediye Birlikleri Komutani) - 1.10.1919



Devlet ve milletimizin parcalanmasi ve Ermeni ve Yunan esaretine
dusulmesi soz konusudur. Alti yuz elli sene efendilik eden bir milletin
kole mevkiine dusmesi kolay bir hadise degildir.

(6 Temmuz 1919)
K. ATATURK



Eger Tanri gercekten varsa, onu yok etmemiz gerekir.

Mikhail Bakhunin



PEZEVENK
. . . . . .
Dunya ahvalinden haberi yoktur
Sohbeti din ile acar pezevenk
Komsusu ac iken kendisi toktur
Sanki melek olmus ucar pezevenk
. . . . . .
Karanlik islerde ziplama ister
Evine granit * kaplama ister
Dunya mektebinden diploma * ister
Insanlik dersinden kacar pezevenk
. . . . . .
Herkesin kabina cesmesi akmaz
Erkek sinekleri hareme sokmaz
Fakir komsusunun yuzune bakmaz
Selamsiz sabahsiz gecer pezevenk
. . . . . .
Sanirsin Allah'la akde oturmus
Cennete giderken macun goturmus
Huriler'i dizip isi bitirmis
Simdi gilmanlari secer pezevenk
. . . . . .
Aydinliga dusman yobazin dolu
Hu cekerken sismis agzinda dili
Erbabi, ulkede bunlardan dolu
Durmadan zehrini sacar pezevenk

Asik ERBABI



Gunumuzun Arap dunyasi, barbarlarin dunyasidir

Prof.Dr.Benny Morris, Israilli Tarihci
Yilmaz Dikbas-EFENDI TERORISTLER
0532 233 31 52



Kurmus oldugum gruba uye olun
Moderasyonsuz, sansursuz ve ozgur bir gruptur:
[email protected]
<mailto:[email protected]>
        Ayrilmak isterseniz de :
[email protected]
<mailto:[email protected]>
        Grup Sayfamız :
http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
        Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz.
http://orajpoyraz.blogspot.com/


 

-- 
You received this message because you are subscribed to the Google Groups 
"Gugukluhayat" group.
To unsubscribe from this group and stop receiving emails from it, send an email 
to [email protected].
To post to this group, send email to [email protected].
Visit this group at http://groups.google.com/group/gugukluhayat.
For more options, visit https://groups.google.com/d/optout.

Cevap